Doğu Öyküleri
Barış Acar - Gül Yaşartürk
“- Bu ne bu?
- Kar.
- Böyle kar hiç görmemiştim.
- Burda daha neler göreceksin.
- Neymiş göreceklerim?
- Kurt, köpek.
- Başka?
- Ayı, tilki.
- Başka?
- İşin rast giderse, bir insanoğlu.
- Bu karda mı?
- Bu karda, eğer yolunu bulabilirsen. Ya da o, yolunu yitirmişse. Artık bahtına...”
Ferit Edgü Doğu Öyküleri’nde insanın insana yolunu yitirerek rastladığı yazgısına terk edilmiş bir coğrafya olarak anlatır Doğu’yu. Edgü’nün duru, bir o kadar da gizemli dilinin araladığı kapıdan içeri girebilen için Doğu, Batı’nın aksi istikametinde gidildiğinde bulunabilecek bir yer değil: Paris’ten çıkılan gemi yolculuğunun bir kaza sonucu dağ başında sonlanan öyküsü. Ferit Edgü’nün Paris eğitimi dönüşü, Hakkâri’nin Pirkanis Köyü’nde yaptığı askerliği sırasında Doğu’yu “bulması” -en azından- iki açıdan çok önemli: Öncelikle, bir kuşağın, Cumhuriyet idealleriyle yetişmiş 1950 kuşağının bakışını görebilmek için; hemen ardından da günümüzün Doğu’ya bakışıyla geçmişi kıyaslayarak yeni sentezlere varabilmek için
Anadolu’ya Giden Özverili Nefer
Aslına bakılırsa, İki Dil Bir Bavul filmiyle yeniden gündeme gelen “aydınlanma neferi olarak doğuya giden öğretmen” teması uzun bir geçmişe sahip. İçinden geçtiğimiz dönüşümü doğru değerlendirebilmek adına, son yıllarda Türk sinemasında öğretmen imgesi olarak karşımıza çıkan Hababam Sınıfı uyarlamaları ve Çılgın Dershane gibi örneklerin dışında, 70’li – 80’li yıllardan günümüze aydınlanmacı bir çizgiyi izleyen filmlerden söz etmek gerekiyor. Reşat Nuri Güntekin ve Halide Edip Adıvar’ın romanlarında olduğu gibi, taşrada hayata müdahale eden, var olan yaşamı, olumsuzlukları değiştirmeye çalışan bir gelenek bu çizgi. Bu izlek üzerindeki “aydın öğretmen”, Vurun Kahpe’ye (1923) romanında karşımıza çıktığı gibi, zorluklarla karşılaşır, reddedilir, dışlanır. Kâh kötü niyetli ağaların kâh doğrudan “kurtarmaya” çalıştığı insanların muhalefeti altında da olsa yılmadan herkesin refahı için savaşır. İdeallerine bağlıdır. 1949 yılında Lütfi Akad ilk Vurun Kahpeye uyarlamasını gerçekleştirirken, Muharrem Gürses Kubilay’la (1952), Natuk Baytan Karanlıkta Yaşayanlar’la (1961), Osman Seden Çalıkuşu’yla (1966), Halit Refiğ yeni bir Vurun Kahpeye (1973) ile Anadolu’yu aydınlatmaya giden, mücadeleci, idealist öğretmen kahramanları konu edinir. Ömer Lütfi Akad’ın yönettiği Hudutların Kanunu (1966), Yılmaz Güney’in yönettiği Aç Kurtlar (1969) ve Türkan Şoray’ın yönettiği ve başrolünü oynadığı Dönüş (1972) yine bu geleneğin köy temasını işleyen filmleriyle birlikte aynı çizgiye eklemlenir.
Kemalist ilkelerin taşıyıcıları olan subaylar, doktorlar ve kaymakamlarla birlikte hareket eden “küçük burjuva reformisti” öğretmenlerdir bu filmlerde karşımıza çıkan.1 Aynı zamanda aydınlanmanın özverili neferleridir de. Öğretmenlerin Anadolu’nun ücra köşelerinde sürdürdükleri mücadele, hem toplumdaki öğretmen imgesini hem de Cumhuriyet’in aydınlanma ideallerini sergilemesi açısından önemlidir.2 İlk bakışta birbiriyle çelişiyormuş gibi görünen “özverili nefer” ve “burjuva reformist” ifadeleri, aslında gizemli bir biçimde birbirine bağlıdır. Çünkü her iki tanımlama da, eylemi gerçekleştiren özneyi merkeze koyan bir vurgu içerir. Vurgu, yapılacak eylemden çok onu yapanın niteliklerinde gizli gibidir.
1980’li yıllara gelindikçe bu vurguda değişiklikler görmeye başlarız. O güne dek oldukça popüler bir konu olarak karşımıza çıkan “doğuya giden öğretmen” hikâyeleri, kahramanlık temasından uzaklaşarak yalnızlık ve arayış temalarıyla birleşmeye başlar. Asıl olarak, ilk ürünlerini 1950’li yılların sonlarına doğru vermeye başlamış 50 kuşağı yazarlarının yaşadığı bu kültürel dönüşüm, ancak 80 sonrası sinemanın dikkatini çekebilecek niteliktedir. Özellikle 1977 yılında yazılıp 1982’de sinemaya uyarlanan Hakkâri’de Bir Mevsim (Erden Kıral) bu konuda dönüm noktası olur. Bu filmle beraber, Hakkâri’de Bir Mevsimin isimsiz öğretmeninin gönülsüz gittiği görev yerinde yaşadığı şaşkınlık, yabancılaşma ve sorunlar karşısında hissettiği çaresizlik uzun zaman doğuda öğretmen olmayı tarif eden yegâne duygular olur.
Hakkâri’de Bir Mevsim

Hakkâri’de Bir Mevsim yaşantısıyla türlü hesaplaşmalar içindeki bireyin, kendini ansızın dilini bile anlamadığı insanlar arasında, bir de onlara öğretmenlik yaparken buluşunun romanıdır. İkinci Dünya Savaşı’nın dünyaya getirdiği ağır atmosferin, Sartre’ın pesimist, Camus’nün ahlâkçı varoluşçuluğunun izleriyle yüklüdür roman. 1950 kuşağı için bireyin kendisini bir özne olarak dünyada konumlandırması öncelikli sorundur. Düalizmler üzerinden kurgulanmış dünya, kurum-birey çatışmasında görünür olur. İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan çökkünlük ve “Milli Şef” döneminin son bulmasıyla yaşanan köklü değişim sonrası bu kuşak, bir yandan Panait İstrati’nin sözleriyle “Dünya’ya giderken”, bir yandan Anadolu’yu yeni bir şekilde algılar. Türk aydını, Batılı anlamdaki yabancılaşmanın yanında kendi topluma karşı yabancılıklarının da farkına varmaya başlar. Batı’nın yabancı dillerini bilen Hakkâri’de Bir Mevsim’in öğretmeni, Kürtlerin, Süryanilerin dilini anlamaz. Hatta Süryanilerin var olduğundan bile ancak buraya geldiğinde haberdar olmuştur. Böylece dillerinden gelenek göreneklerine kadar hiçbir şeyine aşina olmadığı bir dünyada bulurlar kendini. Bu yüzden Hakkâri’de Bir Mevsim’de Doğu bir “kimlik sorunu” olarak değil, bir “varlık sorunu” olarak karşımıza çıkar. Ne ki, bu süreç sonunda varlık kazanan “Doğulu” değil, “aydınlanmacı aydın”ın kendisidir. Aydın, Doğu aracılığıyla kendini keşfeder. 1950 kuşağıyla beraber aydınlanmacı aydın kendine yeni bir dünya örmeye başlar.
Bu yeni tipteki öğretmen için gerçekliğin dünyası ile çatışan teorik dünyası cehennem gibi bir atmosfer yaratır: “Kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandırmadı./ (Ya da hiç girmedin onun düşlerine.)/ Bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde/ en korkunç kitabının konusu sen olurdun.” Yazar, bundan sonra, aynı olayı iki farklı bakış açısından yazarak iki dünya arasındaki yabancılığı aşmaya çalışsa da, çabasının tutarlı olmadığının bilincindedir. O, herkese yabancıdır. Kitabın ismine kadar yansır bu durum: “O”. Kimi simgelediği belli olmayan bir üçüncü tekil şahıs zamiri. Tersine bir aydınlanmayla roman, aydınlanma idealinin uzaktan bir akrabası olarak da okunabilir: Kendi dillerini öğretmenlerine öğreten, ondan yeni bir dil öğrenmeye çalışan öğrencileriyle öğretmenin hikâyesi.
Hakkâri’de Bir Mevsim’le beraber “özverili nefer” imgesi tümüyle terk edilir. Bu imgenin ortadan kalkışı, idealize edilmiş kahramandan kurtulmak olarak nitelenebilirse de, başka bir açıdan Çılgın Dershane’deki zararsızlaştırılmış/ niteliksizleştirilmiş öğretmene giden yolu açmış olduğu da öne sürülebilir. Etrafına ışık saçan nurlu bir varlık olarak öğretmen, varoluş problemleri içindeki aydınla birleşir. Ne ki bu birlikteliğin ömrünün çok uzun olmayacağı da daha baştan aşikârdır.
İki Dil Bir Bavul

1980’li yıllardan bugünlere, Gönül Yarası’nın (2004) tam emeklilik gününde tanıştığımız Nazım öğretmeni hariç, sinemamızda öğretmen sunumlarına pek rastlanmaz. Ömer Türkeş’in vurguladığı gibi, 1980 sonrası süreçte büyük anlatılar gözden düşer; toplumsal zihniyet değişimi söz konusudur. Mesleğine yeni başlayan genç bir öğretmenin Urfa’nın kuş uçmaz kervan geçmez Demirci köyündeki deneyimlerini anlatan İki Dil Bir Bavul’u önemli kılan nedenlerden biri de işte tam da bu boşluğu doldurmasıdır. Modernleşme projesinin en önemli neferi olan öğretmenin, bir yılına, dört mevsimine tanıklık ederiz İki Dil Bir Bavul’la ve görürüz ki köyün kendi halinde akıp giden yaşantısında öğretmen birden çıkıp gelen; çok da ihtiyaç duyulmayan bir şeydir.
Gerçekten de 50 yıl geçtikten sonra bir öğretmen, sanki Edgü’nün romanına geri döner gibi, Doğu’ya döner. İçine girilen atmosferde bir şeylerin değiştiğini öne sürmek hayli güç. Filmin büyük bir hünerle gözler önüne serdiği yaşantı, yine yoksunluklarla örülü: Kalabalık eviçleri, çekingen bakışlar, başa vurulan tarakla umut yüklenen gelecek arayışları. Hakkari’de Bir Mevsim’le İki Dil Bir Bavul’u karşılaştırmaya kalkışan birisi neredeyse şöyle düşünür: Gün batımında odaya dolan ışık bile 50 yıl öncesinin ışığıyla aynı. Toprak zeminli evin içinde toz zerreleri havada uçuşurken başka bir şey düşünmek çok olası değildir. Bir kez daha bir öğretmen kaza sonucu kendini Doğu’da bulmuştur sanki. Hiç öyle planlamamışken, tanımadığı, anlamadığı bir yaşantının içine dalar.
Okul ıssız ve iğreti durur köyde. Öğretmen çocukları tek tek evlerinden toplar okula gelmeleri için. Çocukların yaşantısına dahil olmaya çalışır. Evlerine girip çıkar. Duvara asılı fişlerin önünde o Zülküf’e, Zülküf ona çaresizlik içinde bakar. Öğretmen kendi dilinin konuşulmasında ısrarlıdır. Dışarıdan gelenin geldiği yere adapte olması beklenirken insanların kendisine adapte olmalarını istemesi kuşkusuz garip bir davranıştır. Köyde kimsenin ihtiyacı yoktur Türkçe’ye. 23 Nisan kutlaması sessiz sedasız tek başına yapılır, öğretmen sorar; “Çocuk bayramı olan tek ülke hangisi? Burası hangi ülke? Nerede yaşıyoruz biz?” yanıt gecikir. Önce “evimizde”, ardından “Türkiye”. Öğretmenin bir grup öğrenci ile okulun önünde 23 Nisan şarkısını söylemesi yabancılaşmanın güzel bir örneğidir; zira çocuklar söyledikleri şarkının anlamını bilmezler.
Anlatılan hikâyede değişen tek şey öğretmenin kültürel kimliğidir. Hakkâri’de Bir Mevsim’in öğretmeninin çocukların dilini öğrenme çabasına karşı, İki Dil Bir Bavul’da sınıfta Kürtçe’yi yasaklayan bir öğretmen buluruz. Kötü niyetinden değil, kendisine başka türlüsü gösterilmediği için; hatta bu konuda kendisine hiçbir şey gösterilmediği için. Anlaşılan o ki, 1950 kuşağının kendini “bulmaya” çalışırken Doğu’yla karşılaşan öğretmeni; günümüzde kendini “tamamlanmış” olarak gören ve bu yüzden Doğu’dan geçip gitmek zorunda olan başka bir varoluşa bırakmıştır yerini.
Filmin üç mekânından söz edilebilir: sınıf, öğretmenin evi ve öğrencilerin evleri. Öğretmenin evi yalnızlık ve sessizlik mekânıdır. Eskisi kadar yapayalnız olmadığını söyleyebiliriz bu kez kazazedenin. Sık sık annesiyle telefon konuşması yaparken kadraja girer. Kendini bir sürgün gibi gördüğü bu topraklarda cep telefonu onu ana karaya bağlayan araçtır. Buradan itibaren iki öğretmen arasındaki farklılık görünür olmaya başlar. İkisi de istemeyerek Doğu’da olsa da birinin idealizmi öbüründe yoktur. Hakkâri’de Bir Mevsim’in öğretmeni, kendisinin bütün bu uyumsuzluğun bir parçası olduğunun bilincinde; yabancılığı ilk önce kendisinde tartacak kadar aydındır. Bu anlamda “özverili nefer” mitosunu hiç değilse bir yönüyle yaşattığını da düşünebiliriz. İki Dil Bir Bavul’da ise öğretmen bu eğitimden yoksun bırakılmıştır. Onun tedrisatından geçtiği kuşak Doğu’yu tartışmadığı gibi, birey olmayı ya da kurumsal yapılarla baş etmeyi de tartışmamıştır. 1980 sonrası mesleki rolün içinden geçtiği depolitizasyon süreci, aydın kimliği ile öğretmenin yollarını keskin bir çizgiyle ayırır.
Geriye Doğu’nun yegâne gerçeği olan öğrencilerin evleri kalır; Demirci köyü sakinlerinin gündelik hayatı, filmde okul sahneleriyle aynı oranda yer alır. Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün sadece öğretmen öğrenci diyalogundan ibaret bir film yapmayışları elbette çok önemli bir işleve hizmet eder; köylülerin gündelik yaşamları Kürtçe dışında başka bir dilin kullanılmasını gerekli kılmaz. Emre öğretmen çocuklarına karnelerini dağıtıp yaz tatili için yola çıktığında kamera çocukların yaşamını izler. Karneler elden ele dolaşır ve sonunda gözden ırak bir yere kaldırılır. Çocukların yaşamında ne karne ne öğretmenin verdiği ödevler önemli bir yer tutar. Taşlı araziye çıkarlar, gördükleri yılanları konuşurlar, suya dalarlar. Her şey öğretmen gelmeden önceki doğallığında akıp gider.
Buradan bakınca Hakkâri’de Bir Mevsim’in öğretmeninin seneler önce söylediklerini Emre öğretmen de pekâlâ söyleyebilirmiş gibi gelir öğrencilerine:
Benim için doğru olan sizin için doğru değildir, benim için gerçek olan sizin için gerçek değildir. Öğrettiklerimin çoğu böyleyse bağışlayın beni; çünkü ben başka bir yerden geliyorum karların erimesiyle de gidiyorum işte. Burada yaşayacak olan sizlersiniz. Sizler karın üstünde yalınayak yürüyüp ölmeyenlerdensiniz (..) Bu kadar. Dersimiz bitti…
İki yapıtı karşılaştırmak bize toplumsal olarak nasıl bir dönüşümden geçtiğimizi sorgulatır. Coğrafi koşullar tarafından olduğu kadar uygulanan politikalarla da yıllarca insanın insan olarak varlığının kaybedildiği bu coğrafya üzerine düşünmek, yalnızca Kürt sorunu ya da Doğu’ya bakışı düşünmek değildir; toplum olarak ürettiğimiz kimliği düşünmeyi de gerektirir. Bu yönüyle İki Dil Bir Bavul, 1950 kuşağıyla 2000 kuşağını karşılaştıracak olursak elimizde ne kalır; onun da filmi.
1. Taner Timur, Osmanlı Türk Romanında Tarih Toplum ve Kimlik, İstanbul, AFA, 1991.
2. A.Ömer Türkeş, “Cumhuriyet Aydınlanmasının Misyonerleri Öğretmenler”, Milliyet Sanat, Kasım 2004.
(Altyazı, 90, Aralık 2009: 90-91)