16 Kasım 2004 Salı

Strip-Tease

Polemik-Öyküler

İlk önce en üstteki kabuğu bulmalı. Giysilerim mi? Komik olmayın. Onu saran kabuktan söz ettiğimi anlamış olmalısınız. Beni ben yapan. Yabani. Tam olarak anlatılamaz. Bir ışık. Hale.

Mezun olduğum okul diyebilir miyiz buna? Ailem ya da? İşim? Yaşadığım şehir? Beni bunaltan bu sıcak iklim? Şehir? Ülke? Uluslararası ilişkiler? Kültürel farklılıklar? Atmosferi oluşturan gazlar? Bu güneş sistemi? Başkaları? Sonsuz uzay ve görelilik teoremi? Dil?...

Soyunmaya en üst kattan başlamalıyım. Çıplaklığımı bulmak için şart bu. İnsan kendi çıplaklığını görebilir mi? Nasıl yapmalı da soymalı şu dili? Nesnelerin etrafını örten o törel kılıftan nasıl sıyrılmalı? Bir ismin kabuğunu nasıl çatlatmalı?

Öteki...

Domates gibi sıcak suya tutup, bıçakla, incecik bir zar halinde sıyırıyorum kabuğunu. İncecik olması önemli. Keza domatesin özüne zarar gelmemeli.

Öteki...

Önce bir uzaklık. Uzamda. Zamanda. İki nokta arasında bir boşluk. Belli belirsiz bir uzay parçası. İki hiçlik arası bir katılık. Öteki ve ben. Bir yabancılık. Bir orada olamayış. İki bilinç arası bir uçurum. Benin aynası. Beni ben kılan. Varlığıyla. Benim varolduğunu düşündüğüm varlığıyla. Bay de Rollebon. Benim bir yerlerimde maddeleşmiş ve ben ayırdına vardığımda çoktan uçup gitmiş bir töz. Gerçeklik.

“Donunu da çıkar, donunu.”

O kadar içimde. O kadar uzak.

Ben...

Çatlayıp bir yumurta çıkacak şimdi bu sözcüğün içinden. Benin içinden bir ben daha... Öteki...

Ben...

Etrafındaki her şeyi emerek yansıtan bir çukur ayna. Masaları. Sandalyeleri. İçki kadehlerini. Bana bakarak içildiğini gören köpüklü bira. Benden yansıyarak cine sıkılan yarım dilim limon. Bana bakarak kendine dönen ağız dolusu diş. Sakal. Bıyık. Neon lamba. Hem ben soyunmuyorum ki aslında. Üzerimdekileri çıkardıkça yeni giysilerle örtüyorum bedenimi. Barthes’a göre bu böyle. Dans, müzik ve renkli ışıkla... Cinselliğimi çıplaklıkla örtüyor sayılırım. Ne garip, soyundukça yeni kabuklar ediniyorum kendime. Meme uçlarım aksini söylese de kalın, nasır gibi bir derinin her yanımı kapladığını duyuyorum. Gerçek bu!

“Ekmek tekneni görelim anam!”

Ötekinin içinden ben, benin içinden öteki... Öyle baş döndürücü bir hızla gerçekleşiyor ki, iki düş arası kısacık bir uyku... Araf. Apışaramda bir ıslaklık. Kalabalığa gidiyorum. Onlar ve ben. Ben ve onlar. Birbirimizin içinde...

Size hiç çocukluğumdan bahsetmiş miydim?


Meraklısına Not:
Ahh, şu modernizm dedikleri...


(Kitap-lık, 77, Kasım 2004, 52-53)

06 Kasım 2004 Cumartesi

Hybris

Sayın Dr. Cemal Güzel’e...

İshak gibi katharsise bulanmış yarım piliç sessizce önünde yatıyor. Yanılsamayı yaratacak olan imgeyle gerçekliğin yer değiştirme anını kısa kesip pilicin tam orta noktasından, incikle bagetin arasına girmek üzereyken aklına geldi: Picasso’nun parçaladığını toparlamak onun işi miydi? Ha bire bir şeyleri temellendirmek için çaba harcaması gerekliliğini sonsuza dek ortadan kaldıran bu düşüncenin sağladığı iç huzurla daldırdı bıçağı...

Ne ki bıçak, çat dedi kemiğe dayandı.

Çat sesini ancak ruhsal olarak sezinlemiş olmasına karşın, paralel evrenlerde yaratmış olabileceği olası sarsıntıları göz önünde bulundurarak, kaşlarının altından ve de üstünden kemik çerçeveli gözlüklerinin, etrafı şöyle bir kolaçan etti. No panik! Millet olanca voluntaristliğiyle çenesine yüklenmiş, önlerine konan leşleri tüketmek güdüsüyle çılgıncasına yarışmakta. Yarışma dışı bir kategoride olaya eklemlenmeye çalıştıklarını saptadığı ikinci bir grupsa, çene kemiklerinin neanderthal baskısıyla sözcük öğütmekle meşgul. Ne alâ! Çatal-bıçak orkestrasının tabaklar üzerindeki dansı onu fütüristleri aratmayacak bir zihinsel etkinliğin kıyısına taşırken, pilicin bilincine hâlâ girememiş olmanın tarifsiz hüznü çöreklendi yüreğine. O da orkestranın bir parçası olmalıydı. Hem de güçlü, yönlendirici gücü olan, has bir parça. Trompet ya da kös!
Çatal-bıçağını, hiç de narin sayılamayacak gövdesini sandalyeye iyice kenetleyerek, ayaklarıyla sımsıkı yere yapışıp, ellerinin ucunda bir ortaçağ süvarisinin yücelen, aşkınlaşan, topuzları gibi sallayıp pilice geçirdi. Hasmı altında inim inim inler ve feryat figan içinde etrafa al kanını saçarken en ufak bir tedirginlik duymadı. Yırtılan deriden bıçağa yapışan yanmış yağ; çatlayan kıkırdaklar; etten ayrılan kemiğin incecik sesi; ahmakça bir çırpınışla tabağı birbirine katan bagetin ortalığa saçtığı pirinç taneleri; kaburgaların arasındaki korunaklı yerlerinden fırlayan ciğerler...

Boğazından aşağı düşen ilk lokmalarla biraz yatıştı ve kaderine boyun eğmiş, aman dileyen pilice gururla baktı. Pirinç tanelerini bıçağının ucuyla bir yanda topladı. Patates püresine, Monet’nin insanı çileden çıkaran Saman Yığını’nı temsili görevini verdi. Bayıldı bu analojiye. Kemiklerin arasına karışmış kıvırcıkları bir öyküden gereksiz sözcükleri çıkartırcasına silkeleyip attı. Kaldı ki bir bok böceğinin bile evrende kendine göre bir yeri vardı. Piramitlerin yanında bir bok böceği, diye mırıldandı. Çatalını saman yığınına saplayıp havaya savurdu. Dilinin üzerinde ezdi.
Hedonizme bir iki göndermede bulunmak üzereydi ki, müzik kutusunun yanında dikilip duran iki ahmağa takıldı bakışları. Dünya üzerindeki yegâne problem, o aptal kutunun ekranında aradıkları aptal elektronik zırıltılardı.

Kaçar gibi, sevgili pilicine geri döndü ve onun tabağına ilk konduğu hali gözünde canlandırmaya çalıştı. İstese buradan da geriye, ta onun çocukluğuna, diğerlerinden ayrı, avlunun bir kenarında eşelenen civcivliğine geri dönebilirdi. Ama bunu yapmadı. Keza karşılaşacağı şeyin, kuluçka makinesinin mekanik hırıltısı olacak olması içini titretti.

Bagetin üzerinde uzanan, beyaz etin en beyaz olmayan kısmını ağzına atıp, otçul dişlerinin bir iki ezişinin ardından damağında yuvarladı. Enfesti. Bu parçanın alt kısmında bir jöle gibi uzanan o küçük sinirimsi ucu diliyle yakalayıp, ön dişleriyle etrafındaki etleri iyice sıyırdıktan sonra tamamıyla tanımak için, sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi, ağzının içinde çevirdi, dudaklarının arasına aldı ve... tükürdü!

O sırada, elinde tepsisiyle önünden geçen güzel kızın hiçbir yaşam olanağı sunmayan donuk bakışlarında boş yere bir şeyler aradı. Kız ona doğru uzanıyordu ki, parandenin üzerine iki saltoyla balkonuna, balkonunda sallanan ahşap sandalyeye geri döndü.

Artık emindi: Picasso, parçalara ayırırken mutluydu.

Ellerini yıkamadan, her gün hiç şaşmadan batan güneşin ışıklarını izlemeye koyuldu... “Ben ve zavallı pilicim...” dedi.

(Kitap-lık, 77, Kasım 2004, 51-52)