Plastik Sanatlarda ve Edebiyatta Güncellik
Yeni olanla gelenek arasına gerili bulunan modernliğin kökeninde yer tutan karşıt-oluş hali, ona ilişkin, ondan türeyen hemen her olgunun da aynı yazgıya mahkum olmasına yol açmıştır. Kavramlar diyalektik anlamda karşıt belirlenimlerin savaş meydanıdırlar. Bundan dolayı modernin heybesindeki kavram yığınağı çingene bohçasını andırır. Üst üste yığılmalar, birbirini itelemeler ve uygunsuz geçişimlerin ötesinde burada, kavramların özlerine sirayet etmiş bir oynak-eklemlilik vardır. Kavramlar o derece hızla anlam değiştirmektedirler, o kadar büyük bir hızla dağılıp yeniden ve bambaşka bir biçimde toparlanmaktadırlar ki, ne tarihçi bu altüst-oluşun çetelesini tutabilmiştir ne de felsefeci ona Antik Yunan’dan devraldığı alet çantasıyla sistematik olarak eğilebilmiştir. Anneles Okulu temsilcilerinin özneye dönmeleri, Nietzsche’den sonra filozofların kendi kavram bahçelerini ekmeye başlamaları bu dikiş tutturamazlığın zorunlu bir sonucu gibidir.
Modern Olan ve Gündelik Yaşam
Modern olan kılık değiştirendir, kılıktan kılığa girendir. Lefebvre, bunu, felsefecilerin ve sosyologların ciddiye almadığını söylediği gündelik olanın tasadüfi-oluş’uyla açıklar. Böylece dikkate alınmayan, ama küçümsenmesine karşın yirminci yüzyıla ruhunu veren, “gündelik olguları, mobilyaları, nesneleri ve nesneler dünyasını, zamanın kullanımını, çeşitli olguları, gazetedeki ilanları”, kısacası “bilinmeye layık olmayanları” yeniden gruplama ve hesaba katma görevini üstlenir. Aynı zamanda hem polemikçi hem teorik olan bir yöntemle, gündelik yaşamı çözümleyerek onun bilgisini görünür kılmayı dener.[i]
Yirminci yüzyılın başında üretilen gündelik yaşam, öncelikle gündelik olmayandan, yani dinden, sanat ve felsefeden derin bir kopuşu anlatır. Daha sonra, edimlerin bir üslup bütünlüğünde belirişlerinin ortadan kalkması, işbölümü sonucunda birlik duygusun yok oluşu, cemaatin dağılması, doğanın terk edilmesi bu ilk hamleyi izler. Ama, sanatlar açısından, asıl vurucu olan “gösterge”lerin “göstergemsi”lere dönüşmesidir.
Yapıtla ürünün birbirinden ayrıldığı, estetize edilmiş metanın gündemde olduğu bu yeni evrende, boşluk ve anlamsızlık duygusu egemendir.[ii]
Anlambilim alanında, uzun tarihsel dönemler boyunca egemen olmuş olan simgeler ve onların yorumu yirminci yüzyılla birlikte göstergemsilere, “sinyal”lere dönüşmüşlerdir. Gündelik yaşamda bu dönüşüm belirleyici olmuştur. Keza, göstergemsiler, yalnızca üzerinde uzlaşılmış anlamları olan, kendi başlarına hiçbir şey anlatmayan olgular olarak denetim sisteminin en önemli ögesidirler.[iii] Bunun sanat cephesinde yarattığı sonuç, klasik, romantik vb. kategorilerin yok olduğu, dilsel estetizmin egemenliğine girmiş tüketim toplumudur.[iv]
Flâneur
Hegel’in tarihin sonu nitelemesi gündelik yaşam söz konusu olduğunda geçerlik kazanmış görünmektedir. Filozof, tarihi, bilince dair bir yolculuk olarak serimlemiştir. İnsanı hayvandan ayıran yan, düşünsel varlığı ve bu varlığı üzerindeki özbilinçliliğidir.[v] Ne ki, gündelik yaşamın ürettiği yeni/ modern insanın böylesi bir özbilinçle ilgisi ne oranda vardır kestirmek güç.
Onda tanıdığımız ilk tip flâneur’dür. Baudelaire’in Modern Hayatın Ressamı’nda anlattığı flâneur, bir kent gezginidir. Gönüllü bir sürgün olan, en çok “bulunmadığı yerde rahat eden”[vi] bu tip, “en sıradan şeylerin iyi komşusudur.”[vii] Zaman üzerinde sınırsız bir hakimiyete sahiptir. Tarih onun için hiç var olmamıştır. Kararlarını geçmişe bakarak vermez ve geleceğe dair bir planı olduğunu söylemek de zordur. O gözlerini sürekli değişim içinde olan şimdiki zamana dikmiştir ve sürekli şimdiki zamanda yaşar. Yeniye tutkunluğu bu yüzdendir. Değişim, oluş, ona yeni olanın kapılarını açmıştır bir kez ve o bundan sonuna kadar nasibini almak peşindedir.[viii]
Bergsonca zaman onun için fazla kusursuz olurdu. Geçmişin ve geleceğin şimdinin içine aktığı, bölünemez bir bütün değildir onun yaşadığı. Hiçbir şekilde geçmiş ve geleceği kabul etmediği için, tamamen bölümlenmişlik, parçalılıktır flâneur’ün aklı; fragmanlardan kurulu bir dünyadır. Onun için gündelik tek gerçekliktir.
Güncel Sanat "Güncel" Mi?
Güncellik söz konusu olduğunda ilgili kavramların yukarıda ele aldığımız şekliyle düşünüldüğünü söylemek çok da kolay değil. Kavramın neliğinden, onun getirdikleri ve açılımlarından çok kavramın “sinyal” olarak kendisinden hoşlanıyor gibiyiz: Kolay dile gelen, söylenişi hoş ve çekici bir kavram “güncel”. Oysa güncelliğin tarihsel görünümünü ne kadar bildiğimizin hesabını vermek epeyce zor. Buradan hareketle ne oranda güncel olunabileceği üzerine bir deneyim yaşadığımızı, gördüğümüzü söylemek imkânsızlaşıyor.
“Çağdaş mı, güncel mi” ayrımı yapılırken, ya sözcük çevirisi üzerinden hareket edilmeye çalışılıyor ya da günün problemlerini öne çıkarmaktan söz ediliyor. Yirminci yüzyıl sanatıyla arada bir ayrım görülüyor, modernizm projesinden bir sapmanın varlığı belirtiliyor. Oysa güncel sanat olarak anılan etkinliklerin biçemlerine bakıldığında (burada ortak bir biçemin varlığından ziyade anti-estetik anlamında biçem karşıtı bir eğilimin ortaklığından söz edilebilir gibi görünüyor), onun “yeni”yle, “gelip geçici olan”la, modernist dışavurumun feryadıyla ilişkisi dikkat çekiyor. Söylendiği gibi politik olan değil, gündelik olan güncel olanın sınırlarını belirliyor. Bu kurgu ise bizi tarihsel avangartın eyleminin şimdiyle ilişkisine, güncellikle kurduğu bağlara taşıyor. Maleviç’in Beyaz Üzerine Siyah Kare’yi bayrak yapması ya da Duchamp’ın satranç maçları akla geliyor hemen. Yoksa yüzyılın ikinci yarısında Beuys’un sanat konuşmaları kitlesel bir düş müydü diye ürperiyor insan. Bu anlamda olsa olsa geçen yüzyıla ait bir fenomeni, romantik bir tahayyülle yeniden üretmeye çalıştığımız söylenebilir: Türkiye’de dolaşan flâneur’ün hortlağıdır.
Flâneur yaşayanla ilgilidir. Oysa klasik tarih anlayışı içinde yaşayan tini görmek mümkün değildir. Bu anlamda sanat tarihsel bir döküm olarak güncellik kategori dışıdır, flâneur ölü doğumdur.
Bu yanlış anlaşılmanın kökenlerini anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. Ülkemizde modern sanatın alımlanışıyla başlayan bir kaymadır bu. En güzel örneklerinden birini de, Picasso’nun sanatı üzerine Vedat Nedim Tör tarafından başlatılan kampanyada bulur. Bu tartışma çerçevesinde Halide Edip’in Picasso’nun sanatı üzerine sözleri önemlidir. “Bir şey hakkında kat’i hüküm vermekten çekinirim. Fakat kat’i olarak söyleyebilirim ki bunlar kalmayacaktır.” [ix] Yaşanan güne baktığı için, Kübizmin, gelip geçici bir heves, kendinden sonrasını etkilemeyecek boş bir girişim olduğunu söyler dönemin etkili aydınları. Sanat eğitimine ve sanat tarihindeki alan yönelimlerine bakıldığında, bu bakış açısının halen bizim sanata bakışımızı etkilediğini söylemek olanaklı.
Dolayısıyla güncel sanatı modernist hareketten ayırıcı bir çizgi çizmek sanıldığı kadar kolay değil. Ancak “modern mi, çağdaş mı, güncel mi” şeklindeki tartışmalara dikkatle bakıldığında, bu sorunun başka bir soruyu yedeğinde taşıdığı dikkat çekecektir: “Kim daha modern, kim daha çağdaş, en güncel hangimiz?”
Edebiyatta ve Diğer Sanatlarda Güncel
Bir alanı çözümlemek için, aynı kavramın başka alanlardaki kullanımı ve işlevselliği üzerinde düşünmekte fayda var. Güncellik diğer sanatlar içinde de sık sık tartışma konusu edilen, üzerinde kafa patlatılan bir kavram. Öyleyse edebiyatta, sinemada, müzikte güncellik nedir? Onlar güncelliği nasıl kurguluyorlar? Bu, yapıtlarına ne şekilde, hangi belirtkelerle, hangi ayırıcı ögelerle yansıyor?
Edebiyatta güncel, her şeyden önce politik olanla ilgili. Bunu tarihsel roman-siyasal roman, gibi kavramlaştırmalarıyla hemen ele veriyor. Avangart bir yeni, şaşırtıcı, sıradışı yok onda. “Şimdi”yi politik olanın içinden, onun aracılığıyla kavrıyor. İçinden geçilen dönemin siyasi olaylarına yer veriyor, kişilerini karakterleştiriyor, bolca yoruma giriyor. Saldırıp ondan bir sonuç çıkarmaya çalışıyor.
Öte yandan Todorov’un sözünü ettiği anlamda, gündelik yaşamdan kaynaklanan, günlük, mektup vb. biçimlerde karşımıza çıkan, oluşu edebi kılan bir yapısı da var edebiyatın. Şöyle diyor kuramcı: “Dilin ve simgesel olanın ‘dışarısı’, ‘dışı’ düşünülemez. Hayat bir yaşam-yazımı, dünya bir toplum-yazımıdır; hiçbir zaman ‘simgesel dışı’ veya ‘dil-öncesi’ bir durumda bulunmayız.” Oluş’u yalnızca psikologların ya da sosyologların ilgi alanıymış gibi görmeyi öğütleyen yargıyı gözden geçirmek gerekir. Poetika gündelik olanı kapsar. [x]
Aslında güncel olan konusunda plastik sanatların yaşadığına çok benzer bir karmaşaya müzik alanında tanık olabiliyoruz. İki kanal var müzik içinde. İlki popüler olan aracılığıyla güncelliğe nüfus ediyor. Popüler müzikte, Deleuze’ün müziğin en ilkel hali dediği nakarat aracılığıyla sloganlaşan “yeni”dir.[xi] Sürekli yenilenen ve bu yüzden de hiçbir şey söylemeyen tarihdışı bir yeni. İkinci kanalda, klasik müzikte ise, John Cage ile birlikte gündelik yaşam, yaşanan anın sesi müziğe katılır. Açıkça avangart bir proje olan Cage’in yaklaşımı, flâneur’ün rastlantısallığıyla bezelidir.
Belki sanat alanının dışından güncel olana dair açıklayıcı bir örnek daha verilebilir. O da Michael Foucault’nun Annemi, Kız Kardeşimi ve Erkek Kardeşimi Katleden Ben, Pierre Riviere kitabıdır. Bu kitapta 1835 yılında tüm ailesini katletmiş bir gencin kendi öyküsünü anlatmasını, kendi hikâyesini bir anlatıya dönüştürüşünü izleriz. Okuyanın tüylerini diken diken eden bu hatırat, Foucault’nun deyimiyle, gazetelerin de içinde olduğu büyük bir oyunun sahnesidir. Gündelik olan, sıradan olan mikroskopik ayrıntılarına dek inilip anıtsallaştırılarak tarih haline getirilmektedir.[xii]
Sanatın Politik Belirimi
Türkiye’de “güncel sanat” kavramlaştırmasıyla beraber önerilen şeyin neliği konusunda henüz bir açıklık yok. Flâneur’ün gezintisi hâlâ sürmekte; büyük olasılıkla ayak sürüyeceği yeni topraklarla birlikte kavramın içlemini daha da genişletmek gerekecek.
Buna karşın bazı temel saptamalar yapma olanağımız var. Öncelikle, iddia edildiği gibi, güncellik tartışmasında modern sanat tahayyülünün çok da dışında olduğumuzu söylemek zor görünmekte. Kavramın gündelikle taşıdığı bağlar, “yeni” konusunda gösterdiği hevesli tutum, yaşayan tini kabuklaşmış kültüre yeğlemesi bunu söylüyor.
Üzerinde durduğu kavramlaştırmaların neredeyse tamamı avangart sanatın geçen yüzyıl başında ortaya attığı ya da yeni-avangartların 1960’larda tartıştığı kavramlar. Duchamp’ın sanatçı edimi olarak satranç oyununun, Beuys’un ülke ülke yaptığı gezilerle sanat ve politika üzerine konuşmalarının sanatın kendisi olduğunu söyleyen müthiş duruşlarından daha “güncel” bir girişim gördüğümüzü söylemek mümkün değil. Lefebvre’ın uzlaşılmış anlamı ve dilsel estetizm saptaması, güncel sanatçının biçim duygusu üzerinde büyük bir güce sahip. Popüler olanın mecrasında yaptığı gezinti, tarihten ve herhangi bir soykütük araştırmasından köşe bucak kaçması da bunu tanıtlıyor. Bu anlamda flâneur’ün belleğini taşıyor – Olanaksızı deneyimlemek gibi bir düşü olan büyük bir ütopyacı. Anın belleğini, sıradan olanı anıtsallaştırmayı, bugünün tarihini öneriyor.
Politik olanı eylemin dışında bir yerden getirilip içine sokuşturulacak yapıntı bir nesne olarak gören “kültür entelijansiyamız” için, güncel olanın politik olup olmadığını tartışmak ise fazlasıyla güç bir mesele. Bu anlamda Allah Korkusu sergisi nedeniyle Hafriyat grubunun başından geçenler, çok şey anlatmaya muktedir.
[i] LEFEBVRE, Henri. Modern Dünyada Gündelik Hayat, (Çev. Işın Gürbüz), İstanbul, Metis Yayınları, 1998: 33-34.
[ii] LEFEBVRE, Henri. a.g.e., s. 45. Bu noktada, ürün ve aklın araçsallaşması konusunda, Horkheimer’in “olgu” kavramını yabancılaşmanın bir ürünü olarak değerlendirmesini özellikle anmak gerekir. Bkz. HORKHEIMER, Max. Akıl Tutulması, (Çev. Orhan Koçak), İstanbul, Metis Yayınları, 2002: 111.
[iii] LEFEBVRE, Henri. a.g.e., s. 67-68.
[iv] LEFEBVRE, Henri. a.g.e., s. 141.
[v] AKSU, Şener. Hegel ve Tarih Felsefesi, Ankara, Anı Yayıncılık, 2006: 101. Burada değinilen özbilinç konusundaki en önemli kaynaklardan biri olarak bkz. BUMİN, Tülin. Hegel, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2001.
[vi] Dünyadan Öte Olsun da Neresi Olursa Olsun adlı bu şiirin giriş kısmı tam olarak şöyledir: “Bu yaşam bir hastanedir, her hastası yatak değiştirme isteğine saplanmış. Kimi soba karşısında çekmek ister acısını, kimi pencere yanında iyileşeceğine inanır./ Bana da hep bulunmadığım yerde rahat ederim gibi gelir, ruhumla durmadan tartıştığım bir sorundur bu göç sorunu.” BAUDELAIRE, Charles. Paris Sıkıntısı, (Çev. Tahsin Yücel), İstanbul, Adam Yayınları, 1992: 110.
[vii] NIETZSCHE, Friedrich. Gezgin ve Gölgesi, (Çev. Mustafa Tüzel), İstanbul, İthaki Yayınları, 2005: 22.
[viii] BAUDELAIRE, Charles. Modern Hayatın Ressamı, (Çev. Ali Berktay), İstanbul, İletişim Yayınları, 2004: 33-35.
[ix] YAMAN, Zeynep Yasa. “Türkiye’de Kübizm ve Yeni Sanat”, Sanat Dünyamız, 54, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1993: 65.
[x] TODOROV, Tzvetan. Poetikaya Giriş, (Çev. Kaya Şahin), İstanbul, Metis Yayınları, 2001: 98.
[xi] BAKER, Ulus. “Önsöz: Gilles Deleuze, İki Konferans”, Kör Otonomedya, Kasım 2007.
[xii] FOUCAULT, Michael. Annemi, Kız Kardeşimi, Erkek Kardeşimi Katleden Ben, Pierre Riviere, (Çev. Erdoğan Yıldırım), İstanbul, Ara Yayınları, 1991: 202-204.
(Rh + Sanart, 46, Aralık 2007: 42-45)
Ayrıca bkz: Güncel Sanat, Janr Resmi ve Yaşayan Tin



1 Comment:
tüm bu tartışmanın temsil dediğimiz şeyin düşmesi le ilgili olduğunu düşünüyorum madde ile özdek in birbirinden ayrılması tin de özgürleşme yarattığı gibi sürekli değişen metayı yakalayan yeni mekanizmalarında doğmasına yol açtı . İşte aslında adında ironi yatan bir terim olan (güncel),politik tavrı olan sanatçı, stüasyonistlere göre sanatçı olmayan eylemci'nin yakalanabilir biçimi olsa gerek.
ya sürdürülmesi zor bir ruhun yeni beden arayışı yada iddialı bir karşı çıkışın yenilgiside denebilir.
özgene sağlık
ferhat
Post a Comment