Reform ve Luther
Hıristiyan dinsel düşünüşünün otodinamiği yüzyıllar içinde öyle dönüşümler yaratmıştır ki, herhalde bir öğreti olarak bu dini benimseyen ilk Hıristiyanlar için, dinin günümüzdeki ideolojik yapılanması tanıyamayacakları kadar yabancı olacaktır. Ortaçağın karakterindeki değişimleri anlamak için Reform’a ve onun iktisadi-sosyal kökenlerine bakmamız gerekir.
Kuzey Avrupa Rönesansı
İtalya’ya göre daha geç bir tarihte Rönesans’la tanışmış olan kuzey ülkeleri için Michalangelo’nun sözleri Ortaçağın günbatımını göstermesi bakımından ilginçtir: “Flaman resmi, bütün dindarlara İtalyan resminden daha hoş gelir. İtalyan resimleri onlara gözyaşı döktürmez, Flaman resmi ise bol bol ağlatır.”[i]
Burke, “Rönesans” isimli çalışmasının “İtalya Dışında Rönesans” başlıklı bölümünde, aynen Rönesans’la Antikite arasında kurulan bağda olduğu gibi, İtalya dışındaki Rönesans’ın İtalya Rönesansı’yla bağını da sorunsal haline getirmekten yana görünür.
Yaygın kanı, Rönesans’ın kuzey ülkelerine İtalya gezisi yapan araştırmacılar tarafından ithal edildiği yönündedir. Yayılma ve benimsemeye dayalı bir asimilasyon sürecine vurgu yapılır. Bu yaklaşımsa, İtalyanları etkin, yaratıcı, yenilikçi göstermekteyken; Avrupa’nın geri kalanını “pasif” olarak tanıtmaktadır. Burke, bu düşünüşe karşı çıkar. Örnek olaraksa, Petrarca’nın en önemli deneyimlerini Toscana’da değil Avignon’da yaşadığını, Van Eyck ve Weyden tarafından geliştirilen yağlıboya resim tekniğinin İtalya üzerinde çok etkili olduğunu söyler. Holbein, Dürer, Erasmus, Montaigne, Shakespeare, Cervantes gibi isimlerle birlikte düşünüldüğünde bu düşünüş tarzının gerçekçiliğini göz ardı etmek olanaksızlaşmaktadır.[ii]
Reform Hareketi
“Reform sözcüğü gerçekte olup biteni tam anlamıyla açıklamaz, yalnızca dönemin liderlerinin yapmak istedikleri şeyi ifade eder. Yani bugünden baktığımızda reform, o dönemde yapılan değil, yapılmak istenen bir şeydir.”[iii]
Pek çok bakımdan politik bir olgu olan reform[iv], Goethe’ye göre, barışçıl kültürü geriletmiştir. Yanlışın yanlışla, bencilliğin bencillikle savaştığını belirttiği Reformun ona göre tek ilginç yönü, Luther’in kişiliğidir.[v]
Heine ise, Luther’den Kant’a kadar uzanan bir zincirden söz etmiş ve Luther’in Papa’yı reddedişiyle Kant’ın tanrıyı gözden çıkarışını karşılaştırmıştır. Ona göre Kant nasıl halkına bir düşünce vermişse, Luther de halkına bir “dil” vermiştir.[vi]
Michelet gibi reformu yere göğe sığdıramayan yorumcuların yanında, Nietzsche gibi ona tamamen karşı olanları da bulmak olanaklıdır. Nietzsche, reformdan, “modası geçmiş zihinlerin İtalyan Rönesas’ına karşı tepkisi” olarak söz etmektedir. Tarikatların ve cadılık hurafelerinin türemesine neden olmakla suçladığı reform hareketi, Nietzsche’ye göre tam da çiçek vermeye hazırlanan Alman kültürünün önüne ciddi bir set çekmiştir.[vii]
Uzaktan bakılarak üzerine neler söylenirse söylensin, 1517’de Martin Luther’in Witteberg Kilisesi’nin kapısına astığı 95 tez, yeni bir sürecin tetikleyicisi olmuştur.[viii] Bu süreç, asla yekpare olmamıştır. Hıristiyan reformunun üç yorumcusu vardır. Bunlar Luther, Calvin ve Münzer’dir. Bu üç isim, reformasyon anlayışının birbirinden neredeyse tamamen farklı üç yorumunu vermektedir. Luther’in reformu daha çok büyük burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden bir yapıya sahipken Calvin, küçük kasaba burjuvazisine yönelik bir eğilim gösterir. Münzer ise dinde reformu köylülük açısından yorumlayarak, devrimci bir eylemin ideolojisini yaratmak istemiştir.[ix]
Almanya’da Sınıf Çatışmaları
Luther ve reformuna geçmeden önce, Almanya’nın söz konusu döneme özgü koşullarını belirleyenlerden söz etmek gerekir.
Bunların da başında kuşkusuz, hızla kentleşme ve lonca örgütlenmesinde yoğunlaşma gelmektedir. Almanya bu dönemde, Vasca De Gama’nın buluşlarına rağmen kuzeyden geçen büyük ticaret yolunun merkezidir. Özellikle de Ausburg ve Nürnberg zengin şehirlerdir. Ancak hızlı kentleşmenin bir sonucu olarak çıkarları birbirleriyle çatışan çok sayıda merkez de ortaya çıkmıştır.[x]
Bu dönemde prensler başlarına buyruk bir biçimde sürekli savaş halindedirler. Parlamentolar toplanmakla birlikte prenslerin ağırlığı burada kendini hissettirmektedir. Özellikle de akla esince konan ağır vergilere temsilcilerin karışamaması başlı başına bir problem haline gelmiştir.[xi]
Sınıflar arası çatışmalar gitgide daha keskinleşmektedir. İmparatorluk soyluluğu ile prensler arasındaki çatışmanın yanında, şövalyeler din adamlarının oluşturduğu ruhban sınıfın, evlenmeme geleneği yüzünden bölünmeyen ve dağılmayan topraklarına göz dikmişlerdir. Ayrıca bu dönemde matbaanın yaygın kullanımı da ruhban sınıfın elinde olan okuma yazma tekelini kırmıştır.[xii]
Ayrıca her yıl Roma’ya akan paralar yalnızca rahiplere beslenen hıncı arttırmakla kalmakta, prenslerin ulusal duygularını da güçlendirmektedir.[xiii]
Engels, Köylüler Savaşı’na yol açacak olan bu toplumsal sınıfları şöyle değerlendirmektedir: “Bir yanda yoksul düşmüş, varolan burjuva düzene hâlâ lonca ayrıcalıkları ile bağlı olan zanaatçılar; öte yanda, topraklarında kovulmuş köylüler ile işlerinden çıkarılmış ve henüz proleter durumuna düşmüş hizmetkârlar. Bunlar arasında, şimdilik resmi toplumun dışında kalmış ve yaşama koşulları bakımından o günün sanayisi ve lonca ayrıcalıklarının izin verdiği ölçüde proletaryaya yaklaşan, ama aynı zamanda işte tam bu nedenle, hemen hepsi geleceğin ustaları ve burjuvaları olacak olan kalfalar.”[xiv]
Bu kitleler üç kamp içinde bir araya geleceklerdir: katolik-gerici kamp, burjuva reformcu-Lutherci kamp ve devrimci kamp.[xv]
Luther’le Münzer arasında çok ciddi bir çekişmeye sahne olan Köylüler Savaşı Münzer’in asılmasıyla son bulduğunda sonuç din adamları sınıfının büyük çapta yıpranması şeklinde olmuştur. Bu durumdan avantaj sağlayanlarsa prenslerdir.[xvi]
Luther ve Köylüler Savaşı
Luther’i papalık kurumlarıyla çatışmaya sokan ilk konu endüljanslardır. Yani günahların para karşılığında bağışlanması. 31 Ekim 1517’de ünlü 95 Tez’ini Wittenberg’de, Kale Kilisesi kapısına asmasının amacı, temelde endüljans sistemine karşı bir tartışma önerisidir. Tartışma tezlerinin bu şekilde kapıya asılması ise geleneğe uygundur; fakat dönemin olağanüstü çalkantılı ortamında bunların Almanca olarak basılıp çoğaltılması ve tüm halk tarafından tartışılması Protestan Reformu’nun başlangıcı olmuştur.
Luther burada tezlerini henüz kesin sonuçlara bağlamış değildir. Aslında papalığın görmezden gelerek üstesinden gelebileceği bu sorun, 1518’de bu tezlere karşı bir konsilin toplanıp Luther’in kendini savunması istemesiyle daha da büyümüştür. 1520’ye gelindiğinde sorun Hıristiyanlık öğretisinin toptan bir sorgulamasına dönüşmüş bulunmaktadır. Papalığın Luther tezlerini yaktırmasının ardından Luther, yüzünü Alman soylularına döner ve “Alman Ulusunun Hıristiyan Soylularına”, “Kilisenin Babil Tutsaklığına İlişkin” ve “Hıristiyan’ın Özgürlüğüne İlişkin” isimli bildirgelerini yayımlar. Bu bildirilerde ayin yapısına ilişkin açıklamalarıyla hümanistlerle de arası açılır. Bu, 1525’te Erasmus’la tamamen zıtlaşmalarına yol açmıştır.
Luther, hakkında yayımlanan aforoz fermanın ardından, kaçırılma süsü verilerek Wartburg Şatosuna götürülmüş ve burada arkadaşlarıyla birlikte Kitabı Mukaddes çevirisini yapmıştır.
Bu çeviri, Luther’in olgun eseri olarak kabul edilir ve Kitabı Mukaddes dışında hiçbir yoruma izin vermeyen bir yapıyı öne çıkarmaktadır. Halkın rahatlıkla anlayacağı bir Almanca’nın kullanıldığı bu çeviri, Luther’in amaçlı saptırmalarından payını almıştır.[xvii] Luther’in bu tutumu eleştirmen kendisi olmadığı durumlarda hiçbir özgür yoruma izin vermemeyi amaçlamaktadır.[xviii]
1530’lara gelindiğinde Protestan olarak anılmaya başlayan hareketin özellikle Nürnberg’de yoğun çatışmalara yol açtığı görülmektedir.
Luther’in başkaldırısının içinde, papalığın din ticareti yaparak kendine zenginlik sağlayan bir kuruma dönüşmesi yatmaktadır. Bu tepki Luther’i, “inananların kendi kendilerinin rahipleri” olduğu tezine kadar götürecektir. Luther’in başlangıçta devrimci, özgürlükçü bir hareket olarak halkın sözcüsü olan ve ona öncülük eden tutumu, köylü savaşlarının başlamasıyla tutuculuğa dönüşecektir. Burjuvazinin dinsel aristokrasiyi saf dışı etme ve ulusal monarşiyi kurma yolundaki amaçlarına hizmet eden Lutherci anlayış, Protestan Kilisesi’nin bakış açısını temsil etmektedir.[xix]
Köylüler Savaşı’na karşı konuşmalarında Luther şöyle demiştir: “Dünyadaki hükümdar tanrı, halktan kişilerse, tanrının şeytan aracılığıyla yaptığı şeyi; yani günahların cezasını vermek, isyan çıkarmak için, hükümdarların kullandığı şeytanlardır.”[xx]
Lutherci kilisenin Copernicus karşısındaki tutumu onun devrimci söyleminin içinde nasıl tutucu bir öz taşıdığının göstergesidir. Copernicus, yerin güneş çevresinde döndüğü evren modelini 1510-1512 yıllarında hazırladığı kitapçığında ortaya koymuştur. Ancak bunun yayımlanması için 1543’e değin beklemiş ve sistemini geliştirmeye, aynı zamanda da dinle çatışmasını engelleyecek kanıtlar bulmaya çalışmıştır. Lutherci kilisenin şiddetle eleştirdiği tezlerinden dolayı cezalandırılmaması belki de öldüğü için yargılanmaktan kurtulmasına bağlıdır. Bruno ise, onun kadar şanslı olmayacak ve evrenin sonsuzluğuyla başka dünyalara ilişkin tezleri yüzünden, 1600 yılında yakılarak öldürülecektir.
“Luther’in güçten yoksun olduğu ilk yıllara ait birkaç görkemli lafı bir kenara bırakılırsa, reform liderleri arasında vicdan özgürlüğü lehine bir tavıra neredeyse rastlanmaz. Onlar da, din adına ceza verme gücüne kavuşur kavuşmaz bunu kullanmışlardır.”[xxi]
Protestanlık ve Kalvinizm
Bir bütün olarak reformu kilise otoritesinin yaşam üzerinden tümüyle kaldırılması olarak değil, din-yaşam ilişkisinin farklı bir biçimde yorumlanması olarak düşünmek gerekmektedir.[xxii] Weber, “Protestanlık Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” isimli sosyolojik çalışmasında Protestanlığın çağdaş kapitalizmle ilgisini tartışmakta ve bir anlamda endüstri devrimine giden yolda Ortaçağ’dan kopuşun izlerini sürmektedir. Burada, Katolikliğin her şeyin kendisi için yapıldığı “öte dünya” fikrinin Protestanlık tarafından nasıl değiştirildiğini açıklamaktadır.
Weber’in Protestanlık üzerine yaptığı çalışmanın kuşkusuz en önemli saptaması “meslek” kavramı üzerine olanıdır. Weber, Almanca’daki “meslek” sözcüğünü (beruf), İngilizce’deki “calling” sözcüğüyle karşılaştırır ve sözcüğün kökenindeki çağırmak, seslenmek anlamına dikkat çeker. Burada “meslek, kişinin tanrı tarafından yapmaya çağırıldığı iştir.”[xxiii]
Günlük dünyevi eylemlere böylece dini bir özellik verilmiştir. Katolikliğin münzeviliği ve manastır yaşamını yücelten anlayışının karşısına, dünyevi ödevin tanrısal bir eylem olarak tanımlanıp mutlaklaştırılması Luther reformunun ilk on yılında gerçekleştirilmiştir. “Keşişçe yaşam biçimi Luther’e göre, tanrı katında bile bir haklılık değerine sahip olmadığı gibi, bencil dünyevi ödevlerden kendini sıyıran bir sevgisizliğin ürünüdür.”[xxiv] Esasen bu düşünce ilk Hıristiyanlarda karşılaştığımız ve İsa öğretisinin temelinde yatan tanrıya yönelik “Bize bugünlük ekmeğimizi ver.” dileğiyle de çatışmaktadır.[xxv]
Böylece Reform dönemi insanı için “ebedi kurtuluş” fikrinin diğer bütün düşüncelerin önünde yer aldığını saptayabiliriz. Artık, kişi, iman yoluyla ve çalışma sonucunda ulaşacağı tanrısal huzura karşı tek başına sorumluluk yüklenmiştir. Kilise ve ayinleri yardımıyla kurtuluş umudunu ortadan kaldıran Luther’in reformu, Püritenlerde ve Kalvinizm’de en uç noktasına ulaşmıştır. Kalvinist toplum anlayışında kişi tanrısıyla yapayalnız bir evrendedir.[xxvi]
“Rahip değişim mucizesini gerçekleştiren ve elinde seçilmişliğin anahtarı olan büyücü idi. İnsan tövbe ve pişmanlık içinde ona dönebilirdi... Kalvinizmin tanrısı, taraftarlarından bireysel iyi işler talep etmezdi, onun istediği iş kutsallığına ulaşmış bir sistemdi... Böylece sıradan insanın ahlâki eylemi düzensizlikten ve sistemsizlikten kurtuldu ve bütün bir yaşam için değişmez bir metoda ulaştı.”[xxvii] Sistem anlayışındaki bu kesinlik ise, Lutherci bakışın din-dünya ilişkisindeki kararsızlıktan farkıdır. Lutherci düşünce, Paulusçu düşüncenin dünya için umursamaz tutumunu henüz tümüyle aşabilmiş değildir.[xxviii]
Machiavelli’nin, her türlü hile ve düzenbazlıktan yararlanmayı sistem için meşru gören anlayışı da temelde Lutherci geleneğin din çıkarları uğruna yalan söylemeyi salık veren anlayışının bir uzantısıdır.[xxix] “Machiavelli’ye göre hükümdar merhametli, güvenilir, insancıl, dürüst ve dindar görünmeli, ancak kendi yararı söz konusu olduğu zaman başka türlü davranmakta bir an bile tereddüt etmemelidir.” Ona göre din zorbalığın değerli bir aracıdır.[xxx]
Faustça Evrenin İnşası
Feodal yapının içinden kapitalizmin doğuşunu sembolize eden Goethe’nin Faust’u için Marshall Berman, “Faustvari insan tarih yapan insandır.” der.[xxxi] Erken Hıristiyan dönemi çilekeşlerinin “dilenci ekonomi”sinden, Reform’un“inanç için meslek” kavramına geçiş, tarih yapmanın çeşitli basamaklarını içerir.
Faust, Protestalık konusunda da ilginç bir karakter olarak karşımıza çıkar. 19. yüzyılın sonuna dek, yayımlanan ilk Faust’un bir Protestan eseri olduğu sanılmaktadır. Oysa araştırmacılar, adı bilinmeyen bir Katolik tarafından hikâyenin ilk yazımında, Faust’un, ruhunu şeytana satan Luther’in bir parodisi olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu yazımda; Faust’un Helena’yla evliliği, Luther’in evliliğini, şeytanla yaptığı anlaşma da, din değişimini açıklamak için kullanılmıştır.[xxxii]
Faust, Ortaçağ insanının tedirgin ruhunu da temsil etmektedir. Şeytanla dağ tepelerinde raks eden, mitoloji kahramanlarıyla söz düellosuna giren, kâh katolik, kâh protestan olarak karşımıza dikilen, aynı zamanda da bilim adamı olan nevrotik bir karakter.
Böylece, Antik Çağ insanının dünya kavrayışının, Ortaçağ’ın içinden geçerek, Kapitalizm’in doğuşuna kadar geçirdiği dönüşümleri kısaca gözden geçirmiş oluyoruz.
[i] HUZINGA, Johan. Ortaçağın Günbatımı, (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay), Ankara, İmge Yayınları, 1997: 392.
[ii] BURKE, Peter. Rönesans, (Çev. Özkan Akpınar), İstanbul, Babil Yayınları, 2000: 41-42.
[iii] SMITH, Preserved. Rönesans ve Reform Çağı, (Çev. Serpil Çağlayan), İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001: 246.
[iv] SMITH, Preserved. a.g.e., 249.
[v] SMITH, Preserved. a.g.e., 256.
[vi] SMITH, Preserved. a.g.e., 260.
[vii] SMITH, Preserved. a.g.e., 273.
[viii] AKYÜREK, Engin. Ortaçağ’dan Yeniçağ’a Felsefe ve Sanat, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 1994: 126.
[ix] ŞENEL, Alaeddin. Siyasal Düşünceler Tarihi, Ankara, Bilim ve Sanat Yayınları, 2001: 290-291.
[x] ENGELS, Friedrich. Köylüler Savaşı, (Çev. Kenan Somer), Ankara, 1999: 31.
[xi] ENGELS, Friedrich. a.g.e., 33.
[xii] ENGELS, Friedrich. a.g.e., 35.
[xiii] ENGELS, Friedrich. a.g.e., 37.
[xiv] ENGELS, Friedrich. a.g.e., 40.
[xv] ENGELS, Friedrich. a.g.e., 45.
[xvi] ENGELS, Friedrich. a.g.e., 130.
[xvii] SMITH, Preserved. a.g.e., 122-123.
[xviii] SMITH, Preserved. a.g.e., 127.
[xix] ŞENEL, Alaeddin. a.g.e., 2001: 292-294.
[xx] SMITH, Preserved. a.g.e., 148.
[xxi] SMITH, Preserved. a.g.e., 193.
[xxii] WEBER, Max. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Doğuşu, (Çev: Zeynep Gürata), Ankara, 2002: 30.
[xxiii] WEBER, Max. a.g.e., 62.
[xxiv] WEBER, Max. a.g.e., 63-64.
[xxv] WEBER, Max. a.g.e., 69.
[xxvi] WEBER, Max. a.g.e., 82-84.
[xxvii] WEBER, Max. a.g.e., 93.
[xxviii] WEBER, Max. a.g.e., 125.
[xxix] SMITH, Preserved. a.g.e., 63.
[xxx] SMITH, Preserved. a.g.e.,143-144.
[xxxi] BERMAN, Marshall. Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, (Çev. Ümit Altuğ, Bülent Peker), İstanbul, 1999: 115.
[xxxii] SMITH, Preserved. a.g.e., 243.
(İnsancıl, 198, Şubat 2007, 20-23)