Hafriyat'tan Evren Çıkarmak
Kentin tarihi, yıkıntılar ve inşanın iç içe geçtiği bir “yap-boz”u andırır. İçinde inşanın olmadığı kent kurgusu, ancak bir “idea”, tamamlanıp bittiği düşlenen bir “Babil” olabilir. Bu anlamda kent, ulaşılması istenen Platonik tasarımın, idealar dünyası olarak gerçekliğin ön örneğidir. Hangi ülkede hangi kentte olursanız olun görebilirsiniz bu kurguyu.
Neolitik devrim olarak nitelenen ve göçebe yaşantıdan tarıma ilk defa geçilen yerler olarak gösterilen Çayönü ve Çatalhöyük yerleşmelerinin katmanlarında ilerledikçe, nesnelerle yapılar arasındaki ilişki bu ideal düzen arayışının ilk örneklerini gösterir. Antik dönemin tapınaklar etrafında gelişen agoralarında, insan yaşantısının kent kurgusunu nasıl biçimlendirdiğini okuyabiliriz. 13. yüzyıla geldiğimizde, kırsal üretimin yerini alan ticaret ekonomisinin kurumlarının ve bugünkü üniversitenin temeli olan Schola’ların kentsel kurguda yeni bir oluşumu başlattığına tanık oluruz. 20. yüzyılda, Konstrüktivistlerin yenilik ve hız kavramlarıyla helezonlar halinde yükselen anıtları, doğa insan karşılaşmasında endüstrinin gücünü gösteren simgeler olarak kente bir başka anlam yüklerler. Tarihsel sürecinde kent, inşa ve inkârı sürekli bir arada taşır. Kurarken yıkmakta ve kavramsal altyapısını da bu gerilimin içinden sağlamaktadır.
Wycherley, “Antik Çağda Kentler Nasıl Kuruldu?” yapıtında, kenti kuran insanın “güzel”i arayışını, bir taşın biçimlendirilişinden ya da bir duvarın örülüşünden çıkartabileceğimizi söyler.[i] Kentsel yaşantıyı kuşatan karmaşa içinde oranı ve uyumu görmek, ritmi yakalamak, onun sesine kendimizi kaptırmak pek olanaklı değildir. Çeşitli ölçeklerde etrafımızı saran düzenin çok katmanlı yapısından ziyade bir ören yerinin dağınıklığında daha açık görebiliriz bu gerçeği. Yıkıntılar arasında karşımıza çıkan bir taşta, taş ustasının bıraktığı izler, taşı yontarkenki özeni, oranları belirlerken, yivleri açarken geliştirdiği teknik duyarlılık, güzele olan özlemi görmemiz için kapılar aralar. Kent, güzele açılan bu kapının toplumsal planda geliştirilmiş bir örneğidir.
Sanatçının kente bakmasının örnekleri kentin “güzel”le karşılaşmasının yansıması olarak bize ulaşır. Bu, çatışmalı bir süreçtir. Sanatçı kente bakarken onu görünür kılar, yorumlarken dönüştürür.
Nasıl ki, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Yurt Gezileri’nde ressamlar kır manzaralarını, köy yaşantısını anlatmışlarsa, bugün de sanatçı çalışmalarında benzer bir şekilde yurda, onun kentlerine bakıyor. Bugün görünenle o gün görünen arasında büyük karşıtlıklar olduğu gibi koşutluklar da var.
Hafriyat Grubu’nun kurucularından Hakan Gürsoytrak, çalışmalarında kent kavramını bir problem olarak ön plana çıkartıyor ve “Acaba Yurt Gezileri’nde yapılmış olan resimlerin aynı noktalarına gitsek, aynı yerlerden resimler yapsak neler çıkacak?” sorusunu soruyor.
“Bugün beton yığını bir ormanda yaşıyoruz, doğal hayatı da belgesellerden izliyoruz. Var olana bakmak tutkusundan, aslında kente baktığımızı keşfettik: Coğrafi bir alan, gelenekle beraber tarihi geçmiş, Cumhuriyetin Modernist projesi ve günümüzün vurdumduymaz çıkarcılığı... Kenti resmetmek, konu olarak kent görüntülerini kullanmak olduğu kadar, kent içi zamanın tükeniş hızının da resimde imgeleştirilmesi ile ilgilidir ve resmetme biçimine taşınır.”
1963 doğumlu sanatçı, kenti kültür endüstrisi kavramında ayrı düşünemediğinin altını çiziyor ve bir İstanbul gözlemcisi olarak kurdukları Hafriyat projesini de bu bağlam içinde tanımlıyor. Bir sanatçı kolektifi olarak 1996 yılında kurulan Hafriyat, popüler kültür tarafından biçimlendirilmiş pratik yaşam sorunlarına eğilen bir sanatçı kolektifi. Sanat ortamının steril ve tutucu olabilen yapısına karşı kurulan Hafriyat, adının da çağrıştırdığı gibi, öncelikle kentlilik olgusu üzerinde duruyor. Kentli olmanın ne’liğini araştırırken, sanatın nasıl sosyolojik bir göz olabileceğinin örneklerini üretiyor.
“Gündelik yaşamda her gün görmekten önemsizleştiği için ya da hakikaten ötekileştirildiği için kenara atılmış olana baktık ve onunla empati kurduk. Bunu da sokağa ve alt kültüre bakmak olarak tarif ettik. Kente bakış ya da kentli olmak tanımı ve imgenin çevreselliği kavramlarını geliştirdik.”
Murat Akgündüz, Tan Cemal Genç, Hakan Gürsoytrak, Caner Karavit, İrfan Önürmen, Eyüp Öz, Mustafa Pancar, Nalan Yırtmaç, Charlie, Antonio Casentino ve Extramücadele’den oluşan Hafriyat sanatçıları (http://www.art-hafriyat.com/), Cazip buluşlar yapmanın yerine “keşfetmeyi”, “zamanı ve mekânı yeniden biçimlendirmeyi”, “üst üste yığılmış bina ve beton katmanlarının altına saklanmış geçmişi görmeyi” deniyor.
Bu görme biçimini Gürsoytrak’ın şu sözleri çok güzel ifade ediyor:
“Altyapısız asfaltın, her seçim döneminde tekrar tekrar dökülmesi politik zihniyetimizin neden göstergesi olmasın? Bitmeyen bir kazı ve inşa ve hafriyat faaliyeti hayatlarımızın gerçekliğidir ve yeni olan, artık biliyoruz ki, her zaman iyi değildir. Evrenselliğe teğet, kendi kimlik problemlerine de odaklanmış bir yerellik önerisinin olabilirliliği üzerine çalışıyoruz.”
Hafriyat sanatçıları, kentlilik bilinci üzerine çalışırken, bunu yalnızca sanatsal çalışmalarında değil, sanat üretme biçimlerinde de göstermeyi amaçlıyorlar. Gürsoytrak’ın biçeminde tanık olduğumuz, tuvale kıyasla hakir görünen karikatürvari kurgu, fotoğraftan çalışma, gazete haberlerini izleme gibi yaklaşımlar, bir yandan gündelik olanı olanca hızıyla sanatın içine sokuyor, bir yandan da onu anıtsallaştırmadan bizim yaşantımıza, eleştirel bir bakışla yeniden ekliyor.
“Hafriyat’ta tek tek işlerde yaptığımız, mesela bir gazete fotoğrafını, karikatür biçimleri ve soyut bir boya diliyle harmanlamak, katmanlaştırmak nasıl bir “çok odaklılık” göstergesi oluşturuyorsa, sergi düzenlemesinde de benzer bir çoğulculuk önerisi oluşturuldu. Hafriyat’ın çoğulcu düşüncesinin temelinde bu disiplinlerarasılık fikri yatmaktadır.”
“İrfan Önürmen’in tülleri, Caner Karavit’in suntaları, Mustafa Pancar’ın flomasterleri, Akagündüz’ün desenleri. Bence her sözün kendine has malzemesi vardır ya da her malzeme işten ayrı bir şeyin de göstergesidir.”
“Sokaklar, eşyaların başka bir fonksiyon verilerek yeniden kullanıldığı tasarımlarla doludur. Bisiklet pedalına gazoz kapağından bilye yapardık. Antonio Cosentino peynir tenekelerinden işler yapıyor. Kullandığım gazete fotoları yeni imaj yapmamak için tercih edildiler, onları yeniden üretmiş oldum.”
Burada, Pop art’ın ticari nesneleri şıklığı ve albenisi içinde izleyen yaklaşımı yerine, “tüketilmiş olan” ya da “bir türlü tüketilemeyen” kavramlarının geçtiğini görüyoruz. Hatalı üretilmiş nesneler, sürekli bir dönüşüm içinde kendini yeniden üreten nesneler kentin kaotik atmosferinin tamamlayıcısı oluyorlar.
Resimlerinde bakılmanın değil, bakmanın, yeni bir bakış üretmenin peşinde olduğunu belirten Gürsoytrak, yoğun istiflemeyle kurguladığı figür kullanımıyla kentin içinden geçmişe, Ortaçağ minyatürlerine, Brugel tablolarına uzanan bir delik açıyor. Bu açıklıktan görünen manzarada insanlar oradan oraya canhıraş koşuşturuyorlar, Ortaçağ düğün görünümlerinin yerini sınav salonları alıyor, Babil Kulesi’nin katları apartmanların merdiven boşluklarında yankılanıyor, egemenlik simgesi atlar eski model minibüslere dönüşüyorlar.
Binlerce, milyonlarca insanı gereksinimleri üzerinden bir araya toplayan kent, görsel belleğimizde sürekli yeni katmanlar oluşturarak yaşantıları tarihe atıyor. Katmanlar, bir o kadar zaman sonra, bir ören yerinin yalnızlığında açıldığında, o zaman, sanatçının eli taş ustasının yakaladığı “güzel”i geleceğe sunmuş olacak.
[i] WYCHERLEY, R.E. Antik Çağda Kentler Nasıl Kuruldu?, (Çev. Nur Nirven ve Nezih Başgelen), İstanbul, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1993: 44.
(Tasarım Merkezi, 6, Mayıs 2007, 44-47)
Sürrealist Gruplar Üstüne Mektup
4 gün önce