28 Ekim 2007 Pazar

Louise Bourgeois’nın Örümceği Türkiye’ye Gelmeli

“...
Birden bir örümcek düşüyordu yere,
çıt diye bir ses
İncecik gövdesiyle kırılıp bölünüyordu
Örümcek
...
Sanırım bir soru vardı öyle sorulacak
Bir soru, evet, hiç olmazsa
Biz tarihin hangi döneminde yaşadık?
Bir insan müzesi gibi...”

(Pesüs, Edip Cansever)


Edip Cansever’in şiiri örümcek kırılganlığındaki insanın içine düştüğü tarihin ezici donukluğuna direnişini anlatır. Daha çok bir korku ve korkutulma nesnesi olarak kullanılan, geri kalmışlığı ve bağnazlığı imlemek için seçilen örümcek imgesi, şairde, narinlik ve kırılganlık özellikleriyle karşımıza çıkar. Bir insan müzesinin yazgısı olarak görünür şaire, kırılıp dağılmak...

Louise Bourgeois’nın 1994 yılında yapmaya başladığı ve ilk örneklerini 1997 yılında annesine ithafla sergilediği örümcek serisi, Cansever şiirinin vücuda gelmiş hali gibidir. Devasa boyutlarda olan bu örümcekler, yaşantısı 20. yüzyılı baştan başa kat eden sanatçının özelinde içinden geçtiğimiz dönemde yaşamın kırılganlığını anlatırlar. Boyutlarının ürkütücülüğüne karşın ince, uzun ve eğri büğrü bacakları üzerinde dengede duran örümcek, bir yandan da gövdesinin altında yumurtalarını saklamaktadır. Kırılgan yapısına karşın dişi örümcek, çiftleşme sonrası erkeğini yiyebilecek kadar yaşama güdüsüyle doludur. Bu yüzden, bilirsiniz ki, yaşamı korumak adına, bu anne örümcek ölümüne savaşacaktır. Bronz, çelik ve mermerden yapılmış heykeldeki güç etkisi bu yüzden belirleyicidir.

Bourgeois’nın sanatının dönemleri 20. yüzyıl için düzenlenmiş resmi olmayan bir geçit töreni gibi tasnif edilebilir. Onda, 1940’lardan 2000’lere başkalaşan etkiler vardır ama genel izlek hep aynı kalmış gibidir. Kullandığı medyadan malzeme seçimine dek pek çok şey zaman içinde değişse de, kadınlık, kendilik ve ölümlülük onun sanat dağarının değişmez anahtarlarıdır.

1911’de Paris’te doğan sanatçı matematik eğitimi almasına karşın kendisine sanat yolunu seçmiştir. Bir süre ailesinin işi olan restorasyonla uğraşsa da, daha sonra aralarında Beaux-Arts Akademisi ve Fernand Leger Atölyesi’nin de bulunduğu çeşitli yerlerde sanat eğitim almıştır. Evlenerek New York’a taşınan Bourgeois, burada Le Corbusier, Joan Miró ve 2. Dünya Savaşı nedeniyle Avrupa’dan kaçan başka sanatçılarla tanışma fırsatını yakalar. “Kişilikler” adını verdiği ilk sergisinde yer alan işleri totemik figürleri anımsatmaktadır. Yoğun simgesellik taşıyan bu işlerde görülen tedirgin ruh, sanatının geri kalan yıllarında daha küçük boyutlu heykeller olarak, ahşaptan metale değişen malzemelerde karşımıza çıkmaya devam eder. 1970’li yıllarda feminist hareketin yükselişiyle birlikte Louise Bourgeois dikkatleri üzerine çekmeye başlar. Beden parçalarından oluşan giysilerle gerçekleştirdiği performans bu yılların sonlarına rastlar. 1982 yılında MoMA’da yapıtlarının sergilenmesi ve art arda düzenlenen retrospektif sergilerle dünyanın önde gelen sanatçıları arasına girer.

Bourgeois’nın örümceği, önceki yıllarda gerçekleştirdiği ve heykel-mimari arasında gezinen işlerinin devamını andırır. Mieke Ball’ın belirttiği gibi, her biri kendi içinde farklı bir yapıda olan “Hücreler” serisi işleri, yerleştirme, heykel ve mimarinin kesişimi olarak örümcekle derinden bir bağ taşırlar. Bourgeois, hücrelerinde, tellerle çevrelenmiş, klostrofobik, ürkütücü mekânlarda oturma grupları, mankenler, yine kendisine ait olan göz heykelleri, günlük kullanım nesneleri gibi pek çok nesne sergilemiştir. Örümceğin kimi versiyonlarında hücre örümcekle birleştirilerek bu ilişki açıkça ortaya konur. Her iki seride de kafes benzeri bir mekân yaratılarak izleyicinin bu mekâna katılması sağlanmaya çalışılır. Hücrelerde bu mekân dolaysız olarak görülebilirken, örümceklerde bacakların oluşturduğu kafes bir bina gibi insanın etrafını sarmaktadır.






















Guggenheim Müzesi, Louise Bourgeois’nın örümceğini, düşlerden ve çocuksu korkulardan fırlamış fiziksel ve psikolojik bir gölge olarak değerlendiriyor. Öte yandan yapıt, adı (Maman - Anne) ve karnındaki çelik bir kafes içinde taşıdığı yumurtalardan dolayı sanatçının ailesiyle yaşadığı yılların psikolojik etkileriyle ilişkilendiriliyor. Oysa, her şeyden önce, 20. yüzyılın diyalektiğine dair pek çok ipucu taşıyor Maman. Karşıt iki ucu bir arada dengede tutuyor: Bir yanda dehşet verici bir imge, bir yanda korunmanın ve huzurun ebedi simgesi. Sanatçının yüzyılın içinden geçen sesinin bir yankısı gibi Maman. Ürkütücü ama yine de yaratabildiğimiz tek uygarlık.



Louise Bourgeois’nın örümceği Türkiye’ye gelmeli. İngiltere, İspanya, Japonya, Kanada, Belçika gibi pek çok ülkeyi gezen örümcek, dünyayı dolanan bir 20. yüzyıl hayaleti olarak Anadolu’ya da konmalı. Benzerlerine sürekli tanık olduğumuz, heykeltıraş Zafer Sarı’nın Antalya/ Kemer’deki heykeli üzerine çıkan tartışmalara taraf olarak Ankara/ Kızılay Meydanı’nın ortasına dikilmeli. Heykelin anaç tarafı sanatçısını koruduğu gibi, bizi de koruyacaktır. Gittikçe karanlığa battığımız şu günlerde ince uzun bacakları üzerinde yaylanarak kırılgan insan müzesinin gerçek gücünü anımsamamıza vesile olacaktır.

"...ben denizin kumları üzerinde durdum
ben diyorum, demek oluyor ki bir anlamım var benim de
değişen bir şey olarak ve değiştiren
bir anlamım var
peki öyleyse neden hep başkaları tanımladı beni şimdiye kadar
neden
gerçi sessiz ve ünü olmayan bir yaratıktım, biliyorum
ve onlar güçlüydüler, biliyorum
ne zaman biraz öfkelenmeye kalksam, bu bile
onların istediği bir öfke oluyordu kisonra ben susuyordum
ama bir suçluluk da duyuyordum ki, bu da bir başka düşmanımdı benim
ben neydim...."

(Pesüs, Edip Cansever)




KAYNAKÇA:

- BAL, Mieke. Louise Bourgeois' Spider: The Architecture of Art-Writing, Chicago, The University of Chicago Press, 2001.
- CANSEVER, Edip. Yerçekimli Karanfil, İstanbul, Adam Yayınları, 1996.
- www.guggenheimcollection.org






(Artist Actual, 4, Ekim 2007: 22-25)