Sanat kavramının yüzyıllar içinde geçirdiği değişimleri anlamak için öncelikle sanat yapıtı algısının değişimine bakmak gerekir. Mağara duvarlarına yapılan resimlerin sanatsal bir güdüyle ortaya konmadığı, en azından bunun özbilince sahip bir etkinlik olmadığı ortadadır. Şaman ayinlerindeki simgelerin de estetik alımlanışından söz etmektense, dinsel/ ritüel içeriğini ve sembolik değerini tartışmak daha anlamlı olacaktır. Antikçağda sanat ustalıkla öylesine iç içe geçmiş, bugün bizim çok farklı olarak gördüğümüz bu iki kavram öylesine birbirlerini belirlemişlerdir ki, sanat adına, etkisi Rönesansa kadar devam edecek bir alaşım ortaya çıkarmıştır. 20. yüzyıl açısından bakıldığında, Ortaçağın üçüncü boyut yanılsamasını reddeden tasvirleri, minyatürler kadar Rönesansın bilimsel yaklaşımı ve perspektivizmi de sanat kavramlaştırmasının çok uzağındadır.
Öyleyse, sanat için değişmez bir takım değerler bulunabileceği fikri nereden doğar? Yunan tragedyasıyla kavramsal sanatı bir arada tutabilecek ortak bir duyumun varlığından söz edilebilir mi?
Kant’ın poetikasında bu, güzel bulunan şeyin kişi tarafından hiçbir çıkar gözetilmeksizin herkesin güzel bulması isteği üzerinden anlamlandırılmıştır. Öyleyse güzellik kişinin nesnelere atfettiği değil, onların doğasında bulunan bir şey olmalıdır. En azından böylesine bir ortak değer üzerinde anlaşılmalıdır ki, görececiliğin başıboşluğuna düşülmesin.
Bu soru kuramcıları uğraştırdığı kadar, belki de yaşamsal önem bakımından onlardan çok daha yakıcı bir biçimde, sanatçıların kafasını meşgul etmiş olmalıdır. Bundan dolayıdır ki, 20. yüzyıl diğer bütün çağlardan çok daha fazla kuram peşinde dolanan sanatçıların, manifesto sanatçılarının çağı olmuştur.
Bu noktada André Lhote, kübizmin kuramcılarından biri ve kuramlarıyla olduğu kadar resimleriyle de bu savaşımı vermiş bir sanatçı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendini “akıma katılmakta kesin kararlı bir tavır sergilememiş”[i] saysa bile, kübizm akımının akademideki ayağını oluşturan bir ressam-kuramcı olarak anılmaktadır.[ii] Lhote, çağdaş Türk resim sanatı açısından da önemli biridir. 1930’lu yıllarda Nurullah Berk, Cemal Tollu, Bedri Rahmi, Hamit Görele, Zeki Faik İzer gibi ressamlarımız onun akademisinde eğitim görmüşlerdir.[iii]
Resmin ve hatta sanatın tanımına giden yolda ilkeler bulma çabası her dönemde her akım içinde belirgin bir şekilde kendini ortaya koymuştur. En iddiasızından, en keskin karşı çıkışlara varanına değin pek çok akımda ve sanatçıda bu yaklaşımı görmek mümkündür. Lhote’un konu üzerine kaleme aldığı makalelerinde de bu izler bulunabilir. N. Hartmann bunu “insan aşırı theorilerden hoşlanıyor; bu onun metafizik ihtiyacı... Dünyanın gerçek birliğinin temelini kaybedenler de bu theorilerdir: kaybetmeleri de gerekiyordu, çünkü aşırı idiler, çünkü dünyanın birliğinde aşırılık yoktur.”[iv] sözleriyle ifade eder. Bunun yanında tanımlama yapmanın tehlikelerini de hesaba katarak girişilmiş her çaba bilimsel anlamda bir ilerlemeye işaret eder. Lhote’un değerler adını verdiği ilkelerine bu anlamda bakmak gerekir.
André Lhote
André Lhote 5 Temmuz 1885’te Bordeaux’da doğar. İlk sergisini ise ailesinin yanından ayrılarak 1910 yılında gerçekleştirir. Çocukluk ve gençlik yıllarını belirleyen bu 25 yılda şekillenen yalnızca Lhote değildir; tüm 20. yüzyıl ve insanlığın elindeki tüm kavramlar bu yıllarla birlikte yerlerinden oynatılmış ve Lhote’un gençlik yılları 19. yüzyılın dünyasından çok farklı yeni bir dünyanın başlangıcı sayılmıştır.
1917 yılında sentetik kübizm akımına katılan Lhote, aynı yıl La Nouvelle Revue Française’de sanat eleştirmeni olarak çalışmaya başlar. 1919’da kaleme aldığı “Kuramların Gerekliliği Konusunda” isimli makalesinde geleneğe sert bir dille sataşır. Bu yazısında, manzara resmi yapan sanatçıyı “otlama yeteneği olan sanatçı” diye nitelerken, bu tarz resmin orta düzeyli kişiler yarattığını söyler.[v]
Lhote’un, sanatının yanında, onun neliğine ilişkin araştırmasını sürdürürken çok da rahat olduğu ileri sürülemez. Aynı dönemde, kuramla uğraşan sanatçılar aşağılanmakta, kendilerine “geviş getiren ressam” sıfatı yakıştırılmaktadır. Lhote, bu sözlere kulaklarını tıkar. Aynı makalesinde kuramı şöyle tanımlar: “Kendi yolunu açan içgüdünün kendisi olabilir ancak, gizemli bir ateşle iç ocakta yanarak kül haline gelen usun topladığı birikim.” İşte bu birikimin buharlaşması sonucu sanatçıda kalan izler kuramın sanat yapıtını biçimlendirme yoludur Lhote’a göre.[vi]
Buna karşın kuram başka bir kuramcıdan ya da ressamdan öğrenilebilecek bir şey de değildir. 1920 yılında kaleme aldığı “Cézanne’ın Öğrettiği” başlıklı makalede bunu “Bir yapı, başka bir yapıyla inşa edilmez”[vii] sözleriyle ifade eder. Ancak sanatçı kendinden önceki birikimi irdeleyerek ondan kendi sanatı için bir sonuç çıkartabilir. Lhote’a için bu, Cézanne resmindeki üçüncü boyutun yerine ikame edilen metaforik boyuttur. Metafor aracılığıyla sanatçı perspektifin sert kurallarından sıyrılır ve sınırsız bir çağrışım alanına sıçrar.[viii]
Bu süreçte Lhote’un plastik ilkeleri oluşmaya başlamıştır. Kuramla uygulaması arasındaki ilişki bu ilkelerin anlaşılması için kritik öneme sahiptir. Çünkü Lhote bilmektedir ki, ileriyi süreceği ilkeler bir reçete değildir, ama modernist bir kurgu olarak sanatın evrensel dilini çözmeyi amaçlar. Bu evrensellik izleği yazılarında sık sık yer bulur. Özellikle de Monet’deki duyumculuğun Cézanne’daki evrenselcilikle birleştirilmesi gerekliliğini önemle belirtir.[ix] Buna karşın, yine de, 1923’te yayımlanan “Çarpıcı Bir Plastik Dile Ulaşma Konusunda” başlıklı makalesinde bu çabanın “saf biçimde sezgisel” olduğunu söyleyecektir.[x]
Çizdiği bu çerçeveyi daha iyi geliştirebilmek amacıyla, Lhote 1922 yılında Paris Montparnasse’de kendi adını taşıyan bir akademi kurar. 1930 yılında da Lhote ilk uluslararası sergisini açar.
1930’lara kadar olan makalelerinde coşkulu bir havanın izlerini görmek mümkündür. Bu yazılarda, keskin ifadelerle geleneğe karşı çıkmak, akademiyle araya konan mesafe ve kübizmin coşkulu savunulmasına tanık olunur. Hatta 1932’de yayımlanan “Manet ve Picasso” başlıklı yazısında Picasso’nun tablolarını çözümlerken “Ressamları yanıltan müzelerdir.” diyecektir.[xi]
Lhote, yazımıza konu olan soruyu ortaya attığı “Plastik Değerlerin Değişmezliği Peşinde” başlıklı makalesinden iki yıl önce, 1946’da kaleme aldığı “Üç Sanatçı Açısından Resim”de daha sonra değerler olarak ortaya koyacağı ilkeleri sunmaya başlar:
“Duyarlılığın özü, öncelikle kompozisyonun mekanik yapısında, daha sonra da çizgisel biçimbozmada, düzeyli bir espri gücü içinde, nihayet rengin serbest uygulama ortamında kendini gösterir. Başka türlü söylemek gerekirse, ressamın duyarlılığı gerçek nesnelerin benzerlerini yansıtmaya karşı bir tavır içinde, kurgusal bir dünyanın arayışı doğrultusunda, dış geçekliğin simgesel anlamını dışlaştırma bağlamında, kendisini aşan bir özelliğe sahiptir.”[xii]
Plastik Değerlerin Değişmezliği Peşinde
1948 yılında sunulan “Plastik Değerlerin Değişmezliği Peşinde” isimli çalışma temelde şu sorular üzerine gitmek için kaleme alınmıştır: “Bir tablonun, iyi yapılmış olup olmadığı nasıl anlaşılır?” “Bu konuda hangi ölçütü benimseyeceğiz?”[xiii]
Bir yanıyla sanat yapıtının özüne, onu sanat yapıtı yapan şeyin neliğine, dolayısıyla sanat felsefesine yönelik olan bu soru, bir yanıyla da sanat eserini çözümlememizi/ incelememizi sağlayacak veriler ortaya koyduğu için sanat tarihi disiplinine yöneliktir. Nitekim bunun farkında olan Lhote, makalesinin başlangıcından itibaren Antikçağdan Kübizme kadar çeşitli dönemler arasında karşılaştırmalara başvurmuş, böylece de yıllar boyunca sanatta değişen şeylerle değişmeyenler arasında ilkeler saptamaya çalışmıştır.
İleri sürülen ilk ölçütler daha çok teknik düzeydedir. “Duruluk”, “fırça vuruşlarındaki gerginlik”, “renklerde bir doymazlık” ve “renk tonlarında ince ilişkiler” gibi ayrıntıların “düzeyli” olmasını bir ölçüt olarak öne sürer sanatçı. Ne ki bu, bütüne ilişin bir saptama değildir ve daha çok malzemeye hakim olma, teknik yeterlilik anlamına gelir. Bu yüzden, sözlerine hemen “tablonun iyi kompoze edilip edilmediği” sorusunu ekler. Müzelerde bunun için bir araştırmayı yapmayı önerdikten sonra şöyle der: “Evreni kavrama, uzun bir süreç içinde, birbirinden farklı yorum biçimlerinin kavranmasıyla mümkündür.”[xiv]
Bu ifadeye daha yakından bakıldığında sanatçı, konuşmasının başlığını oluşturan kavramsal çerçeveye ters düşüyor gibi görünür. Bütüne ilişkin düzen duygusunun çağlar içinde değişebilir olduğunu öne sürmek ama aynı zamanda evrensel nitelikte plastik ilkeler peşinde olduğu söylemek apaçık bir çelişkidir. Dolayısıyla Lhote’un burada aradığının farklı türden bir plastik olduğunu, aradığı şeyin teknik/ biçimsel bir saptamanın ötesine geçtiğini öne sürebiliriz. Çalışmasının devamında Lhote bunu doğrudan tartışmaya açmasa da, verdiği yanıt, daha çok, sözcüklerin arasında, konuya ilişkin yaptığı karşılaştırmalarda gizlidir.
Sanatçı, modern ve eski yapıtları karşılaştırırken zorunlu ve vazgeçilmez değerler dediği ögeleri ilk önce üç gruba ayırır: “1. Desen, anlatımsal im ya da girinti çıkıntıları ve rengi belirtmeden önce çizilen bezeksel elemanlar, 2. Renk, ya da soğuk ve sıcak tonların karşıt konumları, 3. Değer, ya da ışıklı ve gölgeli tonların karşıt konumları.”[xv]
Bunun hemen arkasından, “Üç Sanatçı Açısından Resim” isimli makalesinde, Kübizmin önemli tartışma konularından olan “gerçeklik” sorununa getirir sözü: “Sanatın özünün, gerçeklik dünyası ile piktüral sunum arasında bir yerlerde olduğuna dair görüş ise daha yenidir.” der.[xvi] Böylece, onun plastik değerlerden anladığı kavramsal çerçeveyle karşılaşırız: “Saf plastiğin azizleri için, madde dünyası, tinsel dünya ve plastik dünya eşzamanlıdır. Bu üç dünya aynı anda hiçbir tartışmayı gerektirmeyecek biçimde çakışabilir.”[xvii]
Lhote’un peşinde olduğu ilkeler, aynı yıllarda N. Hartmann’ın felsefe anlayışında anlatmaya çalıştığı, ontolojik bütünlük fikrinde temellenmektedir. Bir inceleme ve bilgi nesnesi olarak parçalara ayırdığımız dünya yeniden bir araya getirilmedikçe sanatçının yaşadığı gerilim açıklanabilir olmayacaktır. Oysa tekniğin tinsel bir girişim olarak değer kazanması ya da, aksi şekilde dile getirirsek, tinselliğin teknik bir belirimi olduğu fikrini ortaya atarsak (Nietzsche’nin bedenin tinselliği olarak anlattığı olguyu düşünelim[xviii]) sanatçının kuramla olan kavgası da nihai bir dengeye kavuşmuş olur.
Lhote’a göre, biçim salt biçim olarak tinsel içeriğin taşıyıcısıdır ve bu anlamda “görünen”le örtüşmek yerine “görünene girmeye” çalışmaktır. Bu anlamda süslemenin, tamamen gerçekçi bir ressam olarak görünen Courbet de bile çok önemli bir yeri olduğunu ve çizginin soyutlamanın başlangıcı (tinselin devreye girmiş olması anlamında) ve başlı başına bir anlatım aracı olduğunu söyler.[xix]
Bu saptamalardan da anlaşılacağı gibi Lhote, değişmeyen plastik ilkeleri tinsel varlığı da içerdiğini düşündüğü teknik ögelerle açıklar. Burada şunun üzerinde özellikle durmak gerekir: Lhote’un değerler diye ortaya koyduğu şeyler, aslında kendisinin de aynı makalenin farklı yerlerinde dile getirdiği gibi, çeşitli “ilke”ler ya da “öge”lerdir. Onları bir “değer” olarak görmek eğilimi, sanatın insanın yüzyıllar boyu yapıp etmelerinin oluşturduğu bir değer alanı olmasından kaynaklansa gerektir. [xx]
Aslında Lhote’un öne sürdüğü savlarla Kandinski’yle hemfikir olduğu söylenebilir.
“Herhangi bir formun anlamsız ya da ‘hiçbir şey’ demiyor oluşu edebi olarak mümkün değildir. Dünyadaki her form bir şey söyler; fakat çoğu zaman mesajı bize ulaşamaz ya da ulaşsa bile tam olarak anlaşılamayabilir.” [xxi]
Yunan tragedyasından çağdaş sanat uygulamalarına sanat yapıtının doğasında değişmez bir takım değerler bulmak olasıdır. Lhote’un plastik ögeler özelinde araştırmasını yaptığı ve her satırında bizim için çok önemli dersler sunan makalelerinde olduğu gibi, bu yolda atılan adımlar her çağda farklılaşmış görünen, mutlak olmayan ama aynı zamanda değişmeyen de bir takım değerler karşımıza çıkartırlar. Olasılıkla ki bu değerler insanı insan yapan değerlerle, aynı zamanda hem doğal hem de kültürel bir canlı olarak insanın varlığıyla ilgilidir.
(Sanatçının Atölyesi, 04, Sonbahar 2007: 105-109)
[i] LHOTE, André. Sanatta Değişmeyen Plastik Değerler, (Çev. Kaya Özsezgin), Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2000: 173.
[ii] ÖZSEZGİN, Kaya. Alıntı: LHOTE, André. a.g.e., s. 8.
[iii] ÖZSEZGİN, Kaya. Alıntı: LHOTE, André. a.g.e., s. 9.
[iv] HARTMANN, N. “Almanya’da Yeni Ontoloji”, (Çev. Uluğ Nutku), Felsefe Arkivi, sayı:16, İstanbul, 1968: 39.
[v] LHOTE, André. a.g.e., s. 34.
[vi] LHOTE, André. a.g.e., s. 39.
[vii] LHOTE, André. a.g.e., s. 47.
[viii] LHOTE, André. a.g.e., s. 62-63.
[ix] LHOTE, André. a.g.e., s. 170.
[x] LHOTE, André. a.g.e., s. 81.
[xi] LHOTE, André. a.g.e., s. 99.
[xii] LHOTE, André. a.g.e., s. 141.
[xiii] LHOTE, André. a.g.e., s. 101-102.
[xiv] LHOTE, André. a.g.e., s. 107.
[xv] LHOTE, André. a.g.e., s. 110.
[xvi] LHOTE, André. a.g.e., s. 141.
[xvii] LHOTE, André. a.g.e., s. 143.
[xviii] NIETZSCHE, Friedrich. Tan Kızıllığı, (Çev. Hüseyin Salihoğlu, Ümit Özdağ), Ankara, İmge Yayınları, 2007. Özellikle bkz. 39 nolu “Saf Tin Önyargısı” (s. 40) ve 31 nolu “Tinden Gurur Duymak” (s. 35). Ek olarak: 48 nolu aforizma (s. 46) ve 122 nolu aforizma (s. 104).
[xix] LHOTE, André. a.g.e., s. 111.
[xx] Değer kavramı ve yanlış ele alınışları üzerine bkz. KUÇURADİ, İoanna. İnsan ve Değerleri, Ankara, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1998.
[xxi] KANDINSKY, Wassily. Sanatta Ruhsallık Üzerine, (Çev. Gülin Ekinci), İstanbul, Altıkırkbeş Yayınları, 2001: 84.
0 Comments:
Post a Comment