09 Ocak 2008 Çarşamba

Nietzsche Öldüğünde

Nietzsche öldüğünde kent ağlamadı. Sokaklarda çığlık çığlığa koşanlar da olmadı. Geniş, huzur dolu, kozmetikle parlatılmış yüzleri okşayan bir sessizlik çöktü kentlilerin üzerine. Kuşlar beton ve çelikle bölünmüş yollarına devam ettiler. Rüzgârı sıkışmış ağaçlar yine aynı sıkıntıyla salındı. Bir çocuk bağırtısı duyuldu tizden, ardından onu korkutan umacı. Bir adam parktaki bir ağacın dibindeki toprağı kazıp oraya gömdüğü muskayı çıkardı. Bir kadın, küçük parmağını dalgın dalgın yüzünde gezdirip kâkülünü düzeltti. Bir genç, iskemlesini azıcık geriye çekip konuşandan ayırdı kulağını. Artık kent, dizginsizce kendi adını haykıracağı, özgürce yasaklar koyacağı, talanlar organize edip ırza geçeceği, yalandan gökdelenler dikip malumata gemiler yürüteceği o eski festival günlerine dönebilecekti. Nihayet sözcükler sona ermişti.

Kendi kendini cezalandıran bir beden olarak kent gevşedi.

Bu kendinden geçişi ancak kulaklarımız gördü. Çünkü optik bir yanılsamanın tutsağıydık hep birlikte. Uzaklara hayrandık hep. Düşünsel ufkumuzu ifade eden ancak uzaklardı. Yakın körü olan gözlerimiz ancak yüz yıl öncesini, ancak binlerce kilometre ötesini odaklayabiliyordu zihnimize. Yanımız yöremiz yoktu bizim. Gözleri olmayan bir kral, kulakları olmayan bir besteci, elleri kopmuş dilenciler gibi yapayalnız kalmaya mahkum etmiştik tarihsel bir varlık olan tinimizi.

Oysa her devirde, her yerde, hep orada olan bir iskele ustası vardı bizim de yanıbaşımızda. Düşünde bir bina gören bir iskele ustası. Ömrü boyunca her gece düşünde aynı yeri gören, o yerde bir binanın yoktan tırmanışını izleyen biri. Uyandığında elleri sıva kokan bir deli. Görmediği ama işittiği, dokunmadığı ama en derinden duyduğu bu bina için ömrünü ortaya koymuştu iskele ustası ve ilk bildiği, binanın düşle inşa edilmediğiydi. Betonunun pis, demirinin soğuk olduğuydu. Çamurun adamı çileden çıkardığı. Her santimetrekaresinin bin küfürle karıldığı.

Gecenin yıldızları altında ne öfke ne sevgi, ne savaş ve barış olan bir tutkuyla işe koyuldu iskele ustası. Başladı iskelesini, kaburgası kendinden olanı, başka olanaklara gebe olanı sırtlanacak yapıyı yapmaya. Binayı biçimlerken onunla yaşayacaklar için bir çatkı. Hem bina hem insan olan bir yapı. Sözcüklerin bütün kirini pasını yüklendi heybesine. Her tahtayı tek tek biçimlemek, her çiviyi tam yerine sabitlemek gerekiyordu ki, kendini taşıyabilsin iskele ve vesile olsun içinde üreyene.

İstiklal Caddesi’nde, her gün her gece, yeni bir kentin bu kentin içinden doğacağını dostun düşmanın önünde söyledi iskele ustası; avaz avaz ve sakince. Gücün karşıttan değil, kendinden doğan olduğunu öğretti.

Kent ağlamayacak Cengiz Gündoğdu öldüğünde. Tinlerindeki kamburu taşımaktan aciz olanların sahte gözyaşları, bahçesinde umacılar gezinen nezaketleri duyulacak belli belirsiz ve iskele ustasının yapıtını parça parça etmek olacak ilk işleri.

Yüzünde her zamanki muzip gülümseme olacak onun, sökmenin kâr etmeyeceğini anladıklarında çatkısı insandan yapılan iskeleyi.

“Ölmüşüm bana ne,” der gibi sıkılı olacak dişleri.

(İnsancıl, 210, Ocak 2008: 6)

0 Comments: