“Deri değiştiremeyen yılan ölür.
Keza fikirlerini değiştirmeyi engelleyen tinler de ölürler;
tin olmaları sona erer.”[1]
Son günlerde Türkiye’de üniversitenin geleceği üzerine yapılan açıklamalar ve süregiden tartışmalar, Nietzsche’nin yapıtlarında “bilim, bilimsellik ve üniversite” düşüncesinin işleniş aşamalarını ele almak için hazırlanan bu yazının yazgısını da değiştirdi. Pozitivizm ile onun eleştirisi arasında üniversitenin “ne”liğine, Nietzscheci yaklaşımın satırbaşlarını işaret ederek katkı sağlamayı amaçlayan çalışmanın, “Türkiye ve üniversite” tartışmasına da bir yanıyla dokunduğu için, farklı bir yöne doğru seyretmesi zorunluluk haline geldi
Konunun Türkiye’yi ilgilendiren yönü hakkında, kısa zaman önce, Baskın Oran’dan bir açıklama geldi (Radikal gazetesinin 13.01.2008 tarihli Pazar ekinde). YÖK başkanının “Üniversite dünyanın hiçbir yerinde bedava değildir.” açıklamasıyla örtüşen “Bedava Üniversite Ezberi” yazısı sorunun özüne ne kadar dokunmakta? Bugün Türkiye’de üniversitenin sorunu paralı olmak ya da olmamak mı? Aslında bu konuda daha doğru soru, “Türkiye’de üniversite bedava mı?”[2] sorusu. Gelir düzeyi bu kadar düşük bir toplumda üniversite öğrencilerinin bedava okuduğunu söyleyenler ya matematik bilmiyorlar ya da tuzu hayli kuru kimseler. Ki onların çoğunluğu da çocuklarını ancak özel üniversitelere saçtıkları çuvalla parayla okuttukları için Oran’ın sözünü ettiği bedeli bu şekilde ödüyor sayılmazlar mı?
Platon’un Akademeia’sından beri üniversitenin peşinde koştuğu ideal, örgütlenmiş bir çabayla yaşam kültürünü yapılandırmayı; bir problemi safsataya düşmeden ele almayı, spor etkinliklerinden müziksel ifadeye kadar yaşantının her alanına nüfus etmeyi içermiyor mu? Öyleyse sorunun özüne dönelim: Gerçekten Türkiye’de üniversite üniversite midir? Bu ülkede üniversite, bırakın Nietzscheci anlamda kendi varlık sebepleri üzerine eleştirel bir duruş geliştirip, yeni olanaklılıkları araştırmayı, önüne koyduğu hayli tartışmalı ideallerin bile çok gerisinde durmakta, yalnızca ve yalnızca ilk kuşak modernist üniversite hocalarının mirasını tüketmenin ötesinde hiçbir şey yapmamaktadır.
Realite, üniversitenin, tekrarın tekrarına dayalı, düşünsel birikimin suyunun suyuyla idare edilen, bilgiden çok, onun kalıplarıyla yetinmeyi görev bellemiş, sınavlarıyla, kriterleriyle, kırtasiyecilikle bunalmış, yozlaşmış, dekadan bir yapı olduğu yönündedir. Bugün Türkiye’de üniversite skolastik bilgi üretiminin merkezidir. Skolastik yeni bilgi üretmez. Temelini geçmişi tekrar etmekte, üretilmiş bilgiyi kendi içinde defalarca açımlamakta bulur.
Nietzsche’de Bilim, Bilimsellik ve Üniversite
Nietzsche’nin yapıtlarının çevresinde döndüğü, “ebedi dönüş”, “güç istenci”, “perspektivizm”, “ilişkisellik”, “üst-insan öğretisi”, “değerlerin yeniden değerlendirilmesi” gibi temel argümanlar edilgin nihilist bir toplum içerisinden, onun dekadan yapısına karşı şekillenmişlerdir. Filozofun sözünü ettiği çöküş toplumunda “yeni” bir kenara, “olanaklı”ya dahi yer yoktur. Olanaklı olan her şey bir kere açıklanmış, artık tek yapılacak şey başkalarının sözlerini terennüm etmekmiş gibi davranılır ve nedense sorunun özü yerine dönüp dönüp ilinekler üzerinde durulur.
Filozof, bilim için kırılma noktasını, Antik Yunan kültüründen Hegel’e, Kant’a ve Schoppenhauer’e kadar uzanan Batı düşün geleneğinde, kendisinden sonra çok daha büyük bir güçle Platon’un savunacağı Sokrates’in “kuramsal insan”ında bulur. Kuramsal insan, yeryüzüyle, doğal olanla, istemeyle bağını kaybetmiş insandır. Batı metafiziğinde cisimleşen bu tip, etrafına ördüğü hakikatler duvarının içine kendini hapseder. Tragedyanın Doğuşu’nda Nietzsche, insanoğlunun Dionysoscu, yaşama dönük yanını yok eden kuramsal insanı Sokrates’te simgeleştirirken, onun, yaratıcı-olumlayıcı “içgüdü”nün yerine, “yapmamaya uyarıcı” eleştirel bilinci koymasına karşı çıkar. Bunun en güzel örneği olarak, felsefenin bu büyük öğretmeninin yanında olabilmek için Platon’un öncelikle şiirlerini yok etmek zorunda kaldığını belirtir.[3][4] Burada Nietzsche, doğru bilginin peşinde fakülteden fakülteye koşan huzursuz bir ruh görür. Bu ruh, Faust’tur; üniversiteden başladığı yolculuğu şeytanın hükümdarlığında sona eren, bedenini büyüye teslim eden bedhah ruh.
Nietzsche’nin büyük bir horgörüyle kenara ittiği, yaşamdan kopuk, adeta onun aleyhine çalışan, kabuklaşmış “kuramsal insan”, üzerine biçilmiş üçüncü dünya ülkesi tanımını bir türlü kırıp atamamış Türkiye gibi ülkelerde baştacı edilir. Ülkenin içinde bulunduğu açmazlardan dolayı kimsenin, boş yere, suçlayacak dinsel örgütlenmeler, tarikat yuvaları aramasına gerek yok. 1980 sonrasında bu ülkede tarikat kurumsallaşmış insan formunda üniversitenin tüm dokularına nüfuz etmiştir. Üniversite, bünyesinde yaratıcı olmayan, kabuklaşmış, vasat insan istemektedir. Yeniyi aramamış, hiçbir zaman da aramayacak, hasbelkader orada olan, yaptığı işi sevmeyen insanlarla doludur Türkiye’de üniversite. Üniversitelerin aydın üretememesinin sebebi de budur.
Bu tarzda bir üniversite bir anda ortaya çıkmamıştır. Nietzsche’nin kaygılarını paylaşan, “yeni”yi araştıran unsurların varlığından söz edilebilir bu yapının içinde. Onlar aynı zamanda pozitivist geleneği de zorlayan aydın kimselerdir. Nietzsche’nin deyimiyle “son insan”lar, trajik insanlar. Üniversitelerde halihazırda var olan güçlü unsurların gücü de bu yok edilmiş kuşağın yıkık dökük bir mirası olarak kabul edilebilir.
Aslında Nietzsche metinlerinde bilime ilişkin farklı yaklaşımların izini sürmek olasıdır. Kimi yerde bilimsellik (özellikle inanmanın/ ahlâkın kör yapısı söz konusu olduğunda) önemli ve gerekli bir etkinlik olarak görülürken[5], kimi yerde vasat kimselerin yapacağı bir tutanak tutma işi gibi serimlenir.[6] Kimindeyse hepten iç karartıcı bir panaroma çizilir ve üniversite, Hıristiyan düşünüşünün bir uzantısı olarak “kötücül vicdan”ın kurumlaştığı makam olur.
“Tragedyanın Doğuşu”nda şair olan filozof, “İnsanca, Pek İnsanca”da bilim insanı lehine şiiri terk eder. Kabul edilmiş inançları sorgularken o bir bilim insanıdır. Bir pozitivist gibi konuşur. Metafiziği yapısökümüne uğratır. Maddeci bir perspektifi açımlar. “Böyle Buyurdu Zerdüşt”te ise, şiir olanca gücüyle geri döner. “Üst-insan” bilimin kuru yüzüne daha fazla katlanamaz. Açıklamalar, akıl yürütmeler, diyalektikler, değerlerin yeniden değerlenmesi ve yerine yeni değerlerin geçirilmesi sırasında terk edilir. Nihilizmi aşmanın başkaca bir yolunun olmadığı fark edilmiştir. Nihilizme sebep olan kuramsal insan, Batı metafizik geleneğinin kafası bedenine göre fazlaca gelişmiş olan uyumsuz yaratığıdır.
“Zamana Aykırı Bakışlar” serisinin ikinci kitabında şöyle der Nietzsche: “Sonunda modern insan, hazmedilemez bilgi taşlarından oluşan muazzam bir kütleyi beraberinde sürüklüyor; sonra bu kütle masallarda söylendiği gibi, bazen tangır tungur ediyor insanın vücudunda. Bu tangırtı, modern insanın özgün niteliğini açığa vuruyor: dışa karşılık düşmeyen bir içle, içe karşılık düşmeyen bir dışın tuhaf zıtlığı...”[7]
Modern insanın tek yönlü gelişimi olarak uzmanlaşma, bir şeyin çok fazlasına sahip olmuş bir insan, adeta “sapın üzerine yerleştirilmiş bir kulak” haline getirmiştir.[8] Yalnızca kendi sesini duyabilen bir kulaktır o. “Kendini koyvermişlere güvenir de çağıl çağıl akanlara güvenmez; büyük akıntılar insanının önünde tümüyle soğur ve içine kapanır.”[9]
Bu noktada Nietzsche’nin gözünde bilim, Hıristiyan geleneğinin boşattığı yerde ikame eden, mutlak doğrular arayışı içinde olan bir çerçeveye bürünür.
“İnsanlığın ahlâka olan inancının sonuçlarından biri de, doğruculuğun, bir hakikat isteminin geliştirilmesidir. Hıristiyanlıktaki bu hakikat istemi, zamanla modern bilimsel sorgulamaya temel teşkil eden düşünsel vicdana dönüşür.”[10]
Akademeia-Scholasticus
Nietzsche için akademi konusunda ürkütücü olan bir başka yön, kuşkusuz, onun ortaçağ kültürü tarafından yüklemlendiği skolastik yapıdır. Ortaçağ kültürünün üretimi olan “inanç” kavramıdır... Pencereleri yağlı kağıtlarla kaplanmış, sokaklarında vebanın kol gezdiği konutlar ile ince uzun payandalar üzerinde yükselen katedralleri; insanların derilerinin yüzüldüğü, diri diri kızartıldığı engizisyon ile bugünkü üniversitenin temelleri olan schola’ları; festival taşkınlıkları ile şövalyeleri birleştirebilen bir kavramdır “inanç”. Bütün bir toplumu tek bir hedef doğrultusunda harekete geçirebilmekte, toplu kıyımlardan çöllerde intiharlara sürükleyebilmekte, tarih yapabilmektedir. Nietzsche burada andığımız kavramların tümüne birden karşıdır: Sürüsellik, hınç, yaşamdan vazgeçiş, tarih. Filozofun putları yıkma eylemi en çok bu kavramlara karşı girişilen mücadele üzerinden tanımlanır.
Ortaçağ insanı kendinden büyük olduğuna inandığı bir hakikatin altında ezilmektedir. Onun üretimi olan skolastik düşünce ve skolastik akademi de sürekli aynı metnin içinde dönmeyi, verili hakikate biat etmeyi salık verir. Ötedünyacı tasarının kalbi ünlü Ortaçağ filozofu Augustinus’un “anlamak için inanıyorum” önermesinde düğümlenir.
Paul Vayne, modern topluma aktarılan akademinin ortaçağ tarafından nasıl dönüşüme uğratıldığını güzel bir örnekle açıklar. Antik Yunan tarihçileriyle bugünkü tarihçileri kıyaslarken, Yunanlıların bütün bir toplumu, giderek yaşamı yeniden üretebilmek için tarihe bakmasına karşın, bugünün tarihçilerinin yalnızca diğer tarihçiler için bilgi ürettiğini söyler.[14][15] Böylece kuramsal insanın ilk büyük çelişkisiyle yeniden karşılaşırız: Dünyayı anlamak için ortaya atılmış kuram, yaşayan insanın üzerinde iktidar kuran bir anlatıya dönüşmüştür. Kurumsal organizasyonunu, dolayısıyla da yaşama biçimlerini buradan alan modern insan ise, ortaçağlı gibi simgeler ormanında değil, ona kıyasla çok daha devasa ve bilinemez bir referanslar ormanında yitirir yolunu. İnanç ortadan kalkmaz, yalnızca içinde devindiği “hakikat biçimini” değiştirir.
“Ahlâkın Soykütüğü Üstüne” yapıtında rahiplerle bilim adamlarının aynı kökenden geldiğini söyler. Her ikisi de bireyi hakikat karşısında dehşete düşürmekle görevlendirilmiştir. Hakikat büyüktür ve değerlendirilemez. Onun yanına yaklaşmamak gerekir. Kısaca onu “isteme”melidir.[16] Bu anlamda bilim, aynen ortaçağ skolastiğinin inançlı kimseyi dünyadan koparması ve tek bir hakikatin içine mahkum etmek istemesi gibi, “olgusal olanın önünde duraklayan düşünsel bir stoacılığa yol açar.” Bilim istemeyi üretmez, dolayısıyla yaşamı “evet”lemez. Bunun yerine gereksiz bir ciddiyetle yaşamı soğuklaştırır, temposunu azaltır, yoksullaştırır.[17]
Nietzsche’nin perspektivizmi de asıl olarak bilim karşıtı bir savununun dışavurumudur. “Doğru yorum” diye bir şeyin savunulur olmadığını söyleyen filozof, bilimselliğin de içinde yer aldığı tüm hakikat sistemlerinin birer “bakış açısı” olduğunu vurgular. Bir bakış açısı her zaman bir başkasıyla değiştirilebilir niteliktedir. Biri diğerinden doğru ya da daha geçerli değildir. Her bakış açısı kendiliği oranında bir gerçeklik yaratmıştır ve insan hiçbir zaman özdeş olmayacak olan bu gerçeklikler içinde hareket etmek zorundadır.
Başkalarının Düşüncelerine Bakmak
Modern düşüncenin ve bilimselliğin sözlüğünde bulunmayan döngüsellik anlayışı Nietzsche’nin bengi dönüş düşüncesinin özünü oluşturur. Burada pozitivizmin çizgisel tarih anlayışının ve ilerleme nosyonun reddedildiğine tanık oluruz. Araştırmacıları tarafından Nietzsche düşüncesinin temelinde bulunduğu kabul edilen “aynının sonsuz yeniden gelişi” üzerinde çokça tartışma vardır. Ancak Nietzsche’de “tekerrür” üst-insanın kendini tanıması ve “özdeşliğinin yokluğunu” kavraması için kritik önemdedir. Böylece istemesine egemen olabilecek olan özgür insan edilgen güçlerin ortadan kaldırılacağı politik tasavvuru üretir.[18]
Nietzsche’nin perspektivizmini şekillendiren, her bakış açısını hakikat değerine yükselten ve içinde devindiğimiz yaşantının bu hakikatlerden yapılı olduğunu söyleyen “bireyin isteme gücü” üniversiteye asla girememiştir. Aksine büyük bir şiddetle bireyliğin terk edilmesini, “genel olan”ın kabulünü ister. Bu anlamda bilime duyulan güvenin altında da hâlâ metafizik bir inanç vardır. Nietzsche, akademisyenlerin amacının hakikatin üzerine gitmek değil, hakikatin üzerine giden insanı önceden tahmin edilebilir kılmak, zorunlu hale getirmek, olduğunu söyler.[19]
Nietzsche, bilimsellik konusundaki yargılamasını, insanın tüm yanlış gelişiminin kökeninde bulduğu “ölçme” etkinliğine (“insan” sözcüğü Latince “ölçen” anlamına gelmektedir) kadar izler.[20] Ona göre bir şeyin bir başka şeyle ölçülebileceği düşüncesidir “iyi ve kötü”yü, yani yanlış ahlâkı yaratan. Bütün kültürel kurumlar, doğal bir takım istemelerin değil, ölçüp biçmelerin sonucunda ortaya atılmış “yapmalısın” ilkesinin üzerinde temellendirilmiştir. Kişiden “isteme”sini bir kenara bırakması ve “itaat etme”si beklenir. Nietzsche, bu yaklaşımın, “köle insanı”, “sürü insanı”nı yaratan çarpık değerlemelerin de kaynağı olduğunu belirtir.[21]
Ölçen kişi olarak bilim adamının kurumlaşması, yani akademilerin varlığı bile onun dinin yerine nasıl ikame ettiğini gösteren bir belirti olarak okunabilir. Her insanın ölçme yetisine sahip olmasına karşın bu yeterli görülmez. Aynen ortaçağ ruhban sınıfının olduğu gibi, modern toplumda teknokratlar olarak akademisyenler iş başındadırlar. Ölçmenin kriterlerini belirleyenler ve böylece yeni bir moral çizelge yaratan akademisyenlerdir.
Yaşamın sonsuz yeniden üretimi ve zenginleştirilmesine karşı bilimsellik, oluşu keserek sürekli duraklar öne süren karar merci olmuştur. Akademisyenliği yaşamdan kaçmanın bir biçimi olarak tanımlayan Nietzsche, akademisyenlerin, düşünce üretmediklerini, üretilen düşüncelerin çetele tutucusu olduklarını söyler. “[Akademisyenler] sokakta durup da gelen geçene bakanlar gibi: beklerler ve başkalarının düşündüğü düşüncelere bakarlar.”[22]
Bu anlamda bilim adamı “kendi olma” şansını kaçırmıştır. Trajik, özgür, yaratıcı bir insan olarak “oluş”a katılacakken durup kabuklaşmayı tercih etmiştir. “Akademisyenin, sıradan bilim adamının hep geçkin bir kız kurusunu andıran yanı var... ikisinin de saygıdeğerliği ödün karşılığıdır.”[23] Daha büyük bir ilke adına yaşam feda edilmiştir.
Ortaçağın her yanı alegoriyle, imgelerle kaplı teologları gibi, günümüz akademisyeni de referanslar ormanında yolunu kaybetmiştir. İki çerçeve de yalnızca ve yalnızca hakikatler ormanında sıkıntılı bir gezinti vaat eder.
Söz konusu olan Türkiye olduğunda tartışmanın traji-komik yanı iyice ayyuka çıkar. İyi bir mobilya ustası mesleğini yeteneğine göre seçmiş kişidir. Ancak toprağı seven ektiği üründen bereket görür. Pilotluk uçma ideali olanlara göredir. Oysa bizde akademisyenler, düşünsel çabaları onları o yöne ittiği için akademisyen olmamışlardır. Bu durum üniversiteler üzerine yapılan tartışmaların karmakarışıklığını da çok güzel açıklar. Türkiye, üniversitenin içinde taşıdığı, Nietzsche tarafından çok önceden saptanmış kangreni yaymayı tercih etmiştir. Kurumsal insanın bir üçüncü dünya ülkesinde hasımlarını nasıl galebe çaldığının resmidir bu.
Türkiye’de akademisyen şiir söylemez. Yaratıcılıktan öylesine korkutulmuştur ki, üretebildiği tek yeterlik kaynak göstermek konusundadır; kaynak oluşturmak becerisini çoktan yitirmiştir. Türkiye’de bugün üniversite para sorunuyla değil, zihinsel yetilerle kavga halindedir. Çöküş toplumu konusunda kuramsal insanı işaret ederek uyaran Nietszche’nin önerileri ise, hâlâ uzaktan bir seda gibi gelmektedir:
“Bazı kuşların gözleri, daha güzel ötsünler diye kör edilir: günümüz insanlarının dedelerinden daha güzel şarkı söylediklerini sanmıyorum, ama erken yaşta kör edildiklerini biliyorum.”[24]
[1] NIETZSCHE, Friedrich. Tan Kızıllığı, (Hüseyin Salihoğlu, Ümit Özdağ), Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2007b: 299.
[2] Bu konuda Mustafa Kemal Coşkun’un “Üniversite Bedavadır Ezberi” yazısı (Radikal İki, 589, 20 Ocak 2008) Baskın Oran’ın yoksul öğrencilere burs sağlansın önerisi üzerine E. P. Thompson’dan yaptığı alıntıyla çarpıcıydı: “Önce yoksullaştırıyorlar, sonra büyük bir tantanayla sadaka dağıtıyorlar.”
[3] NIETZSCHE, Friedrich. Tragedyanın Doğuşu, (Çev. Mustafa Tüzel), İstanbul, İthaki Yayınları, 2005b: 92-94.
[4] NIETZSCHE, Friedrich. (2005b), s. 118.
[5] NIETZSCHE, Friedrich. Deccal, (Çev. Oruç Aruoba), İstanbul, Hil Yayınları, 1995: 73.
[6] NIETZSCHE, Friedrich. Gezgin ve Gölgesi, (Çev. Mustafa Tüzel), İstanbul, İthaki Yayınları, 2005a: 99-100.
[7] NIETZSCHE, Friedrich. Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası, (Çev. Mustafa Tüzel), İstanbul, İthaki Yayınları, 2006b: 36.
[8] NIETZSCHE, Friedrich. (2006a),s. 153-154.
[9] NIETZSCHE, Friedrich. İyinin ve Kötünün Ötesinde, (Çev. Ahmet İnam), İstanbul, Say Yayınları, 2007a: 125.
[10] PEARSON, K.A. Kusursuz Nihilist, (Çev. Cem Soydemir), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1998: 58.
[11] Soykütük kavramının kullanımında Foucault’nun ünlü makalesi “Nietzsche, Genealogy, History”deki yorum temel alınmıştır. Bkz. FOUCAULT, Michel. “Nietzsche, Genealogy, History.” In Language, Counter-Memory, Practice: Selected Essays and Interviews, edited by D. F. Bouchard. Ithaca: Cornell University Press, 1977: 139-164. Türkçe’de yayımlanan iki yapıt, Peter Berkowitz’in “Nietzsche – Bir Ahlâk Karşıtının Etiği” ve Alexander Nehamas’ın “Edebiyat Olarak Hayat”ı bu konudaki tartışmaları aktarırken farklı iki görüşe de kaynaklık etmektedir. Bkz. BERKOWITZ, Peter. Nietzsche – Bir Ahlâk Karşıtının Etiği, (Çev. Ertürk Demirel), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2003: 108-114. ve NEHAMAS, Alexander. Edebiyat Olarak Hayat - Nietzsche Açısından, (Çev. Cem Soydemir), İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1999: 40-41. Özellikle Nehamas’ın iddiası, Nietzsche’nin soykütük terimini akademik inceleme biçimine karşı perspektivizmin bir parçası olarak yorumla eşanlamlı kullandığı şeklindedir.
[12] KLOSSOWSKI, Pierre. Nietzsche ve Kısırdöngü, (Çev. Mukadder Yakuboğlu), İstanbul, Kabalcı Yayınları, 1999: 133.
[13] DELEUZE, G. Nietzsche and Philosophy, Trowbridge, The Cromwell Press, 2002: 40-42.
[14] VEYNE, Paul. Yunanlılar Mitlerine İnanmışlar Mıydı?, (Çev. Mehmet Alkan), Ankara, Dost Kitabevi Yayınları, 2003: 24-25.
[15] VEYNE, Paul. a.g.e., s. 44.
[16] NIETZSCHE, Friedrich. Ahlakın Soykütüğü Üstüne, (Çev. Ahmet İnam), İstanbul, Say Yayınları, 2004: 151-152.
[17] PEARSON, K.A. a.g.e. s. 182-183.
[18] DELEUZE, G. Nietzsche, (Çev. İlke Karadağ), İstanbul, Otonom Yayınları, 2005: 36-38.
[19] NIETZSCHE, Friedrich. (2004), s. 66.
[20] NIETZSCHE, Friedrich. (2004), s. 26.
[21] NIETZSCHE, Friedrich. Böyle Söyledi Zerdüşt, (Çev. Mustafa Tüzel), İstanbul, İthaki Yayınları, 2006a: 52-54.
[22] NIETZSCHE, Friedrich. (2006a), s. 139.
[23] NIETZSCHE, Friedrich. (2007a), s. 124.
[24] NIETZSCHE, Friedrich. (2006b), s. 63.
(Rh + Sanart, 48, Şubat 2008: 76-80 ve Sanatçının Atölyesi, 5, Kış 2008: 245-252.)

0 Comments:
Post a Comment