İmge ve simge özdeş değildir. Bazen bir simge imge olabilir ya da şöyle demek daha doğru: İmge bir simge üzerinden kendini tanıtlayabilir. Bize kendini bir simgeyle açar. Onun aracılığından yararlanır. Ama asla o değildir. Eşitlik söz konusu olabilir ama özdeşlik değil. Kavrama gelmez olana ilişkindir imge. Doğunun bilgesinden bize artakalmıştır: Söz uçar. Yine de bunu söyleyen bilge sözünü yazıya dökmemiştir. Bu, şu anlama gelir: Belki de bizim bu sözcüklerle ifade ettiğimizi bambaşka bir şekilde dillendirmişti. Ancak biz onun sözcüklerinden bağımsız olarak aynı anlama ulaşabiliriz – Bütün çeviri problemlerinin üstesinden gelecek bir simya!
Söz uçsundur! Anlamı geriye kalacak şekilde uçmaktır söze düşen. Bu anlamıyla yazı (yazılı edebiyat) Batının iktidar üreten başının altından çıkmadır.
İmge bu yönüyle olanaklılık kategorisine içkindir.
İnsandan başka hiçbir canlı bir şeyi kendisi olarak bilmenin peşine düşmemiştir. İmgenin her şeyden önce yaptığı budur. Bir şeyi kendisi olarak anlamamızı sağlamaya çalışmak. Bizim bilgi ve değer örüntülerimiz dışında varlığı görebilme çabası... Kendimizi ötekinde ikame etmek. Yer değiştirmek. Böylece yeniden oluşmak. Olanaklı olana doğru yeni bir alan açmak. Var-oluşmak.
“İmgelerimizi kaybetmedik daha” diyen şair, işte bu varoluşmanın peşi sıra seyretmektedir. Şiirini karşıtında ikame eder. Mustafa Tabak’ın “İmgelerimi Kaybetmedim Daha” şiirinin “imgelerimi kaybettim hükümlüdür” diye bitişi bundandır. Karşıtının içinde bir doğum arar. Hükmü elinden bırakmaması ise hakimin (hakeme kökünden “hakim”-“hüküm”) insan olduğu bilincinden kaynaklıdır. Böylece, bir yandan, kendi kişisel yenilgilerinden insanlık tarihi adına sonlar üretenlerden olmadığını gösterir bize. Bir yandan da, çok sevdiği Can Yücel’e atıfla, şunu da söyleyebiliriz: “Ne kadar rezil olursak o kadar iyi” kabili; kendi yenilgisinde biz dediği yeni bir doğumun yengisini görmektedir.
Şair tranzpozededir (ton değişimi). Kendini eşikte konumlandırır. Gerçeğin durmuş bitmiş olduğunu söyleyenlere, onu ele geçirişini ballandırarak anlatanlara inat kendini araya koyar. Bir yandan da bunun bir kut olmadığının farkındadır. Sesindeki hüzün tonu, olanaksız aşk, deprem temi hepsi de bununla ilişkili. Eşikte yaşayanın sancısıdır çektiği.
“Dilim benim
Altıncı duyum
Diğerlerinin bir anlamı yok sensiz”
İmgenin kurucu gücüne öylesine inanmıştır ki şair, diğer tüm duyularını çıkarıp atmaya hazır haldedir. Van Gogh’un kulağını kesmesinin gerçekliği! Logos’u başa koyar. Bunu yapmakla konuşulanı olduğu kadar ötekini de hesaba kattığını görürüz. Çünkü söylem, Platon’dan, Aristoteles’ten bildiğimiz üzere, en çok bir diyalog halidir. Ötekini dışlayan bir alımlamanın (duyumun-duymanın) anlamı yoktur şair için.
“Söküp atacağım düşmanım olan dostları”
Kendini kurmak için kendini parçalamak göze alınabilir. Psikolojide şizofrenik olarak görünen tam aksine bütünlüğün yegâne koşuludur. Bütünlük, bütüne ait olmayanın çıkartılması cesaretiyle kurulabilir. Nietzsche’nin insanı kurarken giriştiği cüretkâr ton!
“Dağılmasın diye palaska takılan
Bir yokluğum sadece”
“En çok olmadığım yerde mutluyum” diyen Baudelaire’in özne-çığlığını da duyabilirsiniz burada; kendini bedeninin dışında muhafaza eden, böylece varolma yoluna giren yeni bir toplum arayışını da. “İstanbul Sıkıntısı”ndan söz etse de Mustafa Tabak kendini bu ikinci durakta konumlandırır.
Adaşı “Balıkçı Mustafa’nın Mantıklı Mantıksızlığı” gibi bir dilemması vardır şairin. Şiiri kendi yıkımını içinde taşımaktadır. Yayımlandığı anda ölümcül birer yaraya dönüşen şiirleri, Thomas Man’ın Tonio Kroger’de anlattığı gibi, yaşamı boyunca onu rahat bırakmayacaktır. Bir kere varlığa gelmiş olmanın intikamını mutlaka alacaktır şiir şairinden.
Simge kendine tapılandır. Ama imge bizi öylesine rahatsız eder ki şairleri yakmak gibi alışkanlıkları vardır toplumların. Bu yüzden okur ciğerini söküp alacaktır şairin; değil mi ki şair Prometeus’tur. Avangardların imge kaybından ölene değin tüketilmeleri boşuna değildir. Geriye, milyon kere milyon hüzün içinde, yadsınmasından doğan tek şiir, şiirsizlik kalır. Yani yaşamanın kendi.
* Mustafa Tabak, “İmgelerimizi Kaybetmedik Daha”, İnsancıl Yayınları, 2005.
(İnsancıl, 211, Şubat 2008: 13-14)
Nilgün Marmara Üstüne/Aras Keser
21 saat önce
0 Comments:
Post a Comment