
“Sanatta patronaj” sanat tarihi konuları içinde en ilgi çekici olanlarından biri olsa da, çoğu zaman kavrama hakkı yeterince verilmez. Konunun ele alınışında yalnızca tarihsel döküm ve ekonomik belirlenimler öne çıkar. Patronaj sözcüğünün içerdiği çağrışımlara dikkat edilmez. Sanatçının bağlılıklarına ilişkin, metinler ışığında, dönemin önde gelenleri, “sanat koruyucuları” göz önüne getirilir. Kavramın içleminin daha geniş olabileceği düşünülmez. Kavram üzerine yapısökümüne girişilmez.
Patronaj sözcüğü ilk bakışta rahatsız edici olsa da aslında o kadar yabancı olduğumuz bir tanımlama değil. Hami, bani, yaptırıcı, finansör, destekçi, sponsor gibi duruma ve döneme göre farklı adlarla anılan bir uygulama patronajlık. Bir çağ içinde sanat yaptırıcılarının sanatçılarla olan ilişkisi ve bu ilişkinin sanat yapıtındaki yansımaları asıl ilgiyi çeken nokta. Geniş anlamıyla kavramı sanat yapıtının ortaya çıkması için uygun koşulların yaratılması, giderek sanat yapıtını determine edici ögeler olarak anlamak olanaklı. Bu sayede sanat yapıtının varlık koşullarıyla sanatın varlık koşulları arasında bir ilişki olup olmadığını düşünebiliriz.
Jan van Eyck’ın ünlü tablosu Arnolfini’nin Düğünü’e bakıp şu soruyu sorabiliriz: Döneminin bir tüccarının yaptırdığı bir resim neden hâlâ sanat olarak nitelenir ki? “Patronaj”ın sanat yapıtının incelenmesinde belirgin bir konu olarak öne çıkmasıyla gizliden yöneltilmiş bir dizi soru bu hakkı verir bize: “Sanatçı, patronun tuvale dokunmak için kullandığı bir fırça olmasın sakın?” “Sanatın özgürlüğü dediğimiz zincire vurulmuş birinin feryatları mı acaba?” “Verili özgürlük olmadan sanat olabilir mi, yoksa sanat özgürsüz mü?”
Sanatçı Özgürlüğü
Sanatın özgürlüğünden söz ederken, ilk akla gelenler olarak, yasaklama, yakma, kilit altında tutma vb. türden bir şeyden söz edilmiyorsa genellikle kast edilen “yapıtın özgürlüğü” değildir. Burada üzerinde durulan “sanatçının özgürlüğü”nden ayrı bir şey değil aslında. Konuyu bu şekilde ifade ettiğimizde ise, birbiriyle ilgili ilgisiz çok farklı şeylerden aynı anda söz ediyoruz.
Sanatçının içinde yaşadığı döneme (zeitgeist’e) bağlılığı, onun kendini kuşatışını ne kadar hissettiği, yapıtlarında bu bağımlılığın çerçevesini kıran yönlerin olup olmadığı ilk sorun. Öyle ya, büyük sanatçılardan söz ederken onların çağlarını aşan kimseler olduğuna vurgu yapılır hep. Bunun ardından teknik olanaklılıkla ilgili bir sorun çıkıyor karşımıza. Sanatçı malzemesinin zorundan ne şekilde kurtuluyor ya da onu bir olanaklılık olarak kendi lehine çevirebiliyor mu? Malzeme, yani teknik yeterlilik önemli. Keza techne’den (zanaat) sanatın (ars) ayrılması gerekli. Bundan sonra sanatçı, nelere ulaşıp nelere ulaşamıyor? Elinin altında bulunan materyaller neler, nelerle iş görmek zorunda? Bu anlamda giderek ekonomik bağlılıklarına doğru yaklaşıyoruz. Yaşamak için neler yapıyor? Sanatı yaşamasının koşuluysa şayet; bu süreçte o mu ekonomik ilkeyi kontrol ediyor, yoksa ekonomik ilkeler mi onu? Modern zamanlara dek pek çok büyük sanatçının bel bağladığı belli başlı siparişçileri var. Hatta günümüzdeki “devlet sanatçılığı” da saray ressamlığının bir uzantısı değil mi? Düşünsel bağlılıkları da, etkili ve göz önünde tutulması gereken bir başka boyutu sorunun. Onu yap, bunu yapma diyen bir ahlâk yasası, değerler hiyerarşisi yaratan bir ideolojik bağlanım ya da dünya görüşü anlamında bir olaylara bakışı yok mu sanatçının tuvaline geçen?
Konuyu ele alanların kolaya kaçan tutumlarına bir örnek de, ölü bir nesne olarak tarihe yaşayan tinden bağımsızmış gibi bakma çabaları. Patronaj söz konusu edildiğinde hep geçmiş zaman kipinde konuşuluyor. Aksine, patronaj gibi doğrudan üretim, tüketim ve değişime, yani yaşayan ekonomiye özgü bir kavramın neliğini anlamak için, en çok yaşayan insana, yaşanan zamana bakmak gerekmez mi? Michalangelo ile Medici arasında kurulan bağ, belgelerin dilsiz tanıklığında nereye kadar anlaşılabilir? Bugün İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve Şakir Eczacıbaşı’yla Bienaller arasındaki ilişkiyi anlamak patronaj konusunda pek çok şey söylemez mi? Bu anlamda Adorno’nun önerdiği “tekil ürün incelemesi”, endüstriyel bir ürün gibi ortaya çıkan bir yapıtın doğum ve dolaşım süreçleri Türkiye özelinde gerçekten irdelendi mi, böyle bir irdeleme düşünülüyor mu? Düşünülmüyorsa, neden düşünülmüyor?
Sanatın Hakikati Olarak Özgürlük
Sanatçının özgürlüğünü bir adım geride bırakıp yine yapıta döndüğümüzde, patronaj bulgulamasının yasaklama biçimindeki fiziksel tutsaklıkların ve sanatçı bağlanmasının ötesinde bir şeyden de söz ediyor olabileceğini fark ederiz: Yapıttaki özgürlük.
Sanatın özgürlüğü dediğimiz şey, sanatçının yaptığında bizim gördüğümüzden başka bir şey değildir. Aksi takdirde Rönesans resmini yaratan Duccio’nun, Giotto’nun sipariş üzerine yaptığı muhteşem freskleri sanattan saymamamız gerekir. Böylesi bir bakış, sanatı hep bulunduğumuz perspektiften, sanki tek bir doğru perspektif varmışçasına ele almaya çalışan kısır bir bakıştır.
Özgürlüğü Sartre’ın yapısal özgürlüğü, yani dünyaya atılmış olan insanın mutlak/ zorunlu/ kaçınılmaz özgürlüğü olarak görürsek bunu daha iyi anlayabiliriz. Sanatçı çağına, malzemesine, maddi gereksinimlere, çeşitli türden düşüncelere bağlıdır. Onlarsız varolamaz. Aşmaya çalışsa bile içinde devindiği dil onu belirler. Buna karşın sanat bütün bağımlılıkların ardında ışıl ışıl parıldamayı bilen bir özgürlük alanı yaratır. Leonardo’nun resimlerinde, Shakespeare’in oyunlarında, Bach’ın kantatlarında, Balzac’ın romanlarında, Delacroix’nın kadınlarında, Damien Hirst’ün dondurulmuş hayvanlarında, kendini kuşatan bütün rasyonel çerçeveleri kıran bir sanat oluş vardır. Sanatçının kendisinin bile kontrolünde olmayan bu irrasyonel alana Dionysos’un esrime hali karşılık gelir. Tüm siparişleri, gereksinimleri, zorunlulukları kırarak sanat yapıtından bize ulaşan bir olanak görürüz. Yaşama dair, hissettiğimiz ama ifade etmekte zorlandığımız bir olanak, orada yapıtın içinde durmakta ve kederli gözlerle bize bakmaktadır. Şarap tanrısının sunduğu öznelik ötesinin deneyimi, ancak yaşantılanabilecek, bilgiye dönüştürülemeyecek bu deneyim Apollonca bilinirliğe karşı muzaffer bir alan açar. İnsana ait yegâne özgürlük alanı bu deneyimde gizlidir: Hakikat yaratmanın özgürlüğü. Sanatçı tuvaline yalnızca orada olabilecek bir hakikati koyar ve bu hakikat üzerinde hiçbir patron hak iddia edemez.
(Artist Modern, 87, Mart 2008: 30-32)
Sürrealist Gruplar Üstüne Mektup
4 gün önce
0 Comments:
Post a Comment