Platon’dan bize kalıt olan en kötü şey, filozofun belası, dünyanın ideal kavranışıdır. Bin yıllar boyu süren bu umacı kabusu adına neler yapılmamıştır ki. İdeal bir düzen, kusursuz bir toplum, eksiksiz bir yaşama biçimi için katliamlar yapılmış, insanlar diri diri kızartılmış, parçalara ayrılan kadın ve erkek bedenleriyle alay edilmiş; iyi, doğru ve erdem adına insan kendi türü için yüz karası hallere sokulmuştur.
İyinin ve kötünün ötesini düşünemeyen insan şöyle der: “Nasıl olurda dünya üzerinde bu kadar çok kötülük olur?” Bu duygu gayet samimidir. Ne var ki söz konusu katliamları yaratan tam da içinden konuşulan bu iyi ve kötü dünyası/ ahlâksal yapı olduğundan, böyle dile gelen duygulanım ifadesi özünde çelişiktir. Her şeyi iyi-kötü düalizmi ve değerler hiyerarşisi içinde düşünen “kuramsal insan”, sürekli olarak, hiç kavuşamadığı düzenlenmiş bir evren hayali içinde yaşar. Kurduğu bu düş, onu kuruş biçimi tarafından sürekli olarak alaşağı edilse de o bu tutkusundan vazgeçmez. Böylece peşi sıra sürüklediği yarayı büyütür. Hangi kavram, hangi yüce değer, hangi olgu için olursa olsun bir soykütük araştırmasına girenler belirsizliğin içinde kaybolup gitmeye mahkûmdurlar. Ele geçirecekleri yegâne şey bir türlü özdeş olmayan boşluğun inatçı sessizliğidir.
Heidegger yeryüzü ve dünya arasında bir ayrım yapar. Bizim kurgularımızla oluşmuş tasarımsal bütüne “dünya” der. Irklar, diller, uluslar, bölgelerle belirlenmiş, uzlaşımsal sınırlar ve hesap edilmiş olasılıklarla bizim yaratımız olan bu bütün, bir şekilde bize egemen olmuştur. Yeryüzü ise dışımızdadır. Nesneler dünyası olarak özneye kendini sunmayan yeryüzü, yaşlı ve ketumdur. Bilge de sayılmaz pek; öylesine kendinde ve kendisi içindir.
Dünya bizdedir, yeryüzü ise üzerinde dünyalar kurduğumuz bir “şey”dir. Ayaklarımızın altındadır; ötemizdedir. Ne kadar içine girmeye çalışırsak bizi o kadar dışına iter. Her şeyi kavramak isteyen aklımız ona görüntüler biçer; uygun ve mükemmel tasarımlar. Ereksel bir takım nedenler, bir baş, hatta bir son.
Herkesin bir dünyası olduğu doğrudur ya, bu dünyaların birbirinden o kadar ayrı olup olmadığı konusunda da karar vermek zordur. Çünkü herkes bir ötekine kendi dünyasını dikte eder. Aileler çocuklarına, okullar öğrencilerine, devletler yurttaşlarına... Bu böyle uzar gider. Tahayyül edilen dünyalarla yaratılan dünyalar ne kadar çakışır bilinmez. Sonunda, kebap dünyası, pabuç dünyası, giyecek dünyası uzlaşımı içinde garip bir melankoli halinde yaşar gideriz.
Kendi olmayı bilmeyen, kaosun içinden biçimlenmiş olan varlığının basitliğine ve sıradanlığına katlanamayan insan, kendine ait bir dünya için katliamlar yaratır. Kabullenememenin acziyle hınç doludur, dekadandır. Olduğundan ne daha fazla ne daha az olan kişi, yüksek ideallerle alçakça hissedişler arasında “mania” durumundan “depresia”ya atlar durur. İyi ile kötü arasında salınır, kendi elleriyle boynuna doladığı bir ilmeğin ucunda yaşar.
Bu duygunun boşluğunu/ boşunalığını en güzel gösteren örneklerden biri “jeodezi”dir.
Kusursuz imgelem şudur: Simetrik, kutuplardan hafifçe basık bir elips, yusyuvarlak mavi bir atlas. Bunlar bizim kurgularımız olarak dünyayı biçimler, yeryüzünü değil. Kendimize uygun bulduğumuz, görkemli, kusursuz olan dünyadır; anlamı olan bir küre. Bu küre yeryüzünün üstünde ve ötesindedir; onu alımlamamıza parazit yapar hep.
Yeryüzünün modellenmesi, gerçek şeklinin tespit edilmesi ve zamana bağlı değişimlerini incelemeyi konu edinen jeodezi, bize görmeye alıştığımızdan bambaşka bir yeryüzü sunar. Yamru yumru bir taşı gösteren bu şekil, bize öğretilen dünya tasarımlarından hayli uzaktır ve bu haliyle kötülüğün kaynağını arayan yakarışa bir cevap gibidir. Haritacılık ve topografyanın verileriyle hareket eden jeodezi, yeryüzünün iç yapısının homojen olmamasının neden olduğu ve bölgelere göre değişen yerçekimi kuvvetinin yarattığı farklılıkları çeşitli modellemelerle ortaya koyar. Tarihsel alışkanlıklarımızla ölçü olarak kullandığımız deniz seviyesini temel almadığı için düzgün bir geometri göstermeyen bu biçime “jeoit” denir. Jeoit modellemelerinin hiçbiri düzgün, mükemmel, şiirsel bir oluşumu göstermediği gibi, tasarım olarak düşünülebilecek hiçbir uyum da ortaya koymaz. Karşımızda duran irice bir taştan başka bir şey değildir. Soğuk, katı, biçimsiz bir taş parçası. Bir yanı epeyce şişkin, büyük çöküntüler ve yer yer yükselen dağlarla buruşuk bir kağıda, sivilceli bir yüze benzeyen bu şekil, dünya tasarımlarımız üzerine yeniden düşünmemizi salık verir.
Nietzsche’nin “Dünyanın istikrarlı bir duruma ulaşmak için çaba göstermediği, kanıtlanmış olan tek şeydir.” sözünü bir kez daha kanıtlarcasına jeoit bize yeryüzünü bağırır. Bütün dünya tasarımlarından daha ürkütücü olan bu şekle bakarken, yaşadığımız hayata ne kadar yabancı olduğumuzu fark ederiz. Hepsi de bizim üretimimiz olan ve bir süre sonra kölesi durumuna dönüştüğümüz perspektiflerimiz alt üst olur.
Yüzyıllarca çeşitli idealleştirme ölçütleriyle kafamıza kazınan kusursuz dünya hep büyük yıkımlara neden olmuştur. Kusursuz insan idealinin uzantısı olarak bu fikir, yeryüzünü de kendi felaketine ortak eder. Teknolojik donanımlarıyla, kâr hırsıyla, üretimi olan dilin iktidara doymazlığıyla insan yeryüzünü ekolojik bir felaketin eşiğine getirir. İçinde devindiği bu çarpık perspektif yalnızca acı üretir.
İnsan sözcüğünün kökeninde yatan “ölçen biçen canlı”, her şeyi yanlış bir hesap üzerine kurmuştur. Yeryüzü, evrende, boşlukta, karanlıkta savrulan yamru yumru bir taştır yalnızca. O taşın üzerinde yaşayan canlı, bir gün, tasarımlarının kölesi olmaktan vazgeçip de kendini olduğu gibi yaşama cesareti gösterirse, bir olanaklar varlığı olarak yeryüzünü yeniden deneyimleyebilir.
(İnsancıl, 214, Mayıs 2008: 44-45)
Sürrealist Gruplar Üstüne Mektup
4 gün önce
0 Comments:
Post a Comment