20 Ağustos 2008 Çarşamba

İnsancıl'a Mektup

Sevgideğer Cengiz Gündoğdu,

Yaklaşık bir yıldır, Colli/ Montinari eleştirel basımının Oruç Aruoba ve Mustafa Tüzel’in editörlüğünde hazırlanan çevirilerinden, Nietzsche kitaplarını yeniden okuyorum. Bir yandan da Nietzsche üzerine literatürü tarıyorum. Klossowski, Nehamas, Pearson, Berkowitz’in çalışmaları ve Deleuze’ün “Nietzsche ve Felsefe” kitabından edindiğim kimi çeviriler, Nietzsche düşüncesine ilişkin pek çok yeni ışık yaktı bende. Bunları, üniversite ve bilim, tragedya sorunu ve diyalektiğe ilişkin çeşitli yazılarda değerlendirdim. Bununla birlikte sizin üstüne basa basa söylediğiniz Lukacs’ın “Aklın Yıkımı”nı, hakkını yeterince verebilmek için, uzun süredir bekletiyordum. Geçen günlerde bu kitabı da okudum.

Sonuçlarını kısaca sizinle paylaşmak isterim.

Öncelikle, Lukacs’ın hiç sekmeden her seferinde on ikiden vuran bir yöntemi var: Tarihsel inceleme. Ele aldığı düşünürleri tarihsel bağlamları içine yerleştirerek değerlendirmek, kaçınılmaz biçimde onu üstün kılıyor. Sosyo-kültürel, siyasi şema içerisinde düşünürlerin düşünme biçimlerini etkileyen etmenleri bulup çıkartması, yazdıklarında tarihsel belirlenimin izini sürmesi onu tartışmasında mutlak olarak öne geçiriyor.

Ancak, özellikle Kant üzerine, Anti-Dühring ve Ampiryokritisizm üzerinden tuttuğu notların fazlasıyla eksik, yetersiz ve üstünkörü olduğunu düşünüyorum. Hegel’in Kant’la hesaplaşmasına hakim değilim. Ancak Kant’ın “Prolegomena”sından hareketle Lukacs’ın yaptığı eleştirilerin yüzeysel olduğunu ve “kendinde şey”in gerçek problemleriyle yüzleşmediğini düşünüyorum. Belirgin olarak da, Kant’ın Prolegomena’da deneyselliği nesnel ve sentetik yargılara ulaşmada apriori olarak değerlendirmesi sorunu tümüyle görmezden gelinmiş. Bunu “bilimler aracılığıyla şeyleri gittikçe daha fazla biliriz” şeklindeki tezle çürütmeye çalışması ise, 19. yy. için mazur görülebilir bir yanlışın ısrarla sürdürülmesi bence. Sorunun özünde yatan “bir şeyin bizim duyusal yetilerimiz dışında neliğinin nasıl olup da bilinebileceği”ne dokunmuyor bile.

Schopenhauer konusunda da benzer bir şey yapıyor. Tarihsel analizi çok isabetli yapmasına karşın, düşünürün felsefesini özgöndergeli olarak çözümlemekten ısrarla uzak duruyor. Schopenhauer’ın iç çelişkilerini göstermiyor, istenç kavramını ve istemenin nesnelleşmesi gibi usdışıcılığın kökeninde yatan en önemli belirlemeleri yok sayıyor. Onlarla mücadele etmek yerine, “Schopenhauer bu kavramları dönemindeki aydın tipinin örneği olarak üretmiştir.” deyip, görmezden geliyor.

Açıkçası bu tutum, Estetik’lerin ve Avrupa Gerçekçiliği’nin yazarı olarak saygı duyduğum Lukacs’a karşı daha dikkatli davranmaya çağırdı beni.

Öte yandan Nietzsche konusunda tümüyle haklı olduğu o kadar çok yer var ki. Dediğinize hak vermemek elde değil: Lukacs karşısında Nietzsche’yi kurtarmak çok zor. Nietzsche’yi incelerken de tarihsel belirlenimi öne koyuyor koymasına ama bu kez, sistematik felsefeyi ve temellendirmeyi reddettiği için, Nietzsche’nin eleştirisinde tümüyle işe yarıyor bu tutum. Onun mitle bağlantısını, felsefesinin arkaplanında yatan sosyalizm korkusunu, kentsoylu düşünüşün çıkmazını çok güzel açığa çıkartıyor. Kelimenin tam anlamıyla ipliğini pazara çıkartıyor Nietzsche’nin.

Öte yandan bu açığa çıkarmayı hüzünle izlemedim desem yalan olur. Nietzsche’nin nihilizmi/ onun nihilizmde gördüğü dekadans günümüz insanını o kadar temelden kavrıyor ki, ne desem az. Sanırım Lukacs’ın kanıtlamasıyla Nietzsche’yi bir filozoftan çok bir sanatçı gibi değerlendirmemiz gerekecek bundan sonra. Çöküşü görmüş ve düşmüş bir büyük ressam: Tersine Balzac.

“Aklın Yıkımı” karmaşık duygu ve düşünceler bıraktı bende.

Tarihsel yöntemin tek başına ele alınmasının sakıncalarını gördüm onda. Yer yer buna “aşkınsallık” diyor Lukacs. Ancak bu öylesine tepeden ve yüzyıllar ötesini bilmeden gelen bir bakış ki, adeta tanrısal. Bu tür bir aşkınsallık yerine içkin bir eleştiriyi, bir felsefeyi onu oluşturan ilmikleri tek tek sökerek yok etmeyi yeğlerim. Böylece, belki, ilmik atmada olduğu kadar sökmede de ustalaşır insan.

Henüz Nietzsche külliyatıyla olan hesaplaşmamı bitirmedim. Okumam gereken kimi metinler var. Özellikle de “Ahlâkın Soykütüğü” ve “İyinin ve Kötünün Ötesinde” kitaplarının yeni çevirilerini bekliyorum. Belki ondan sonra daha kapsamlı ve nitelikli bir Nietzsche eleştirisi (en başta da Nietzsche’de diyalektik konusunda) hazırlayabilirim diye düşünüyorum.

Aklımda olanları sıcaklığıyla paylaşmak istedim sizinle.

Teşekkür ederim.

(İnsancıl, 217, Ağustos 2008: 44-45)

0 Comments: