09 Ocak 2008 Çarşamba

Bergman ve Saraband

Bir Kazı Alanı Olarak İnsan

İnsanın varlığı acıda somutlaşır. Acı, varoluşu duyumsama biçimimizdir. Benlik biçimlenirken acı çeker ve, aynı zamanda, acıya karşı müthiş bir savaşıma girer. Kazananı baştan belli olan bu mücadelede kişi, acı aracılığıyla adına “kendi” dediği şeyi belirler. Öyle olduğu hissedilmez ya da sık sık öyle değilmiş gibi düşünülmek istenir ama, burada yaratılmış olan “kendi”, bütün dış etmenlerin zorunlu bir sonucudur. Nesnelerle, diğer canlılarla, kültür örüntüleriyle; bütün ilişkisellikleri içinde insanlık, kişide yeni bir “kendi”yi doğurmuştur sancılar içinde.

Nietzsche, Deccal’de, bu hakikatin farkında olan yegâne pozitivist din olarak Budizmi örnek verirken, insanı acıya karşı giriştiği savaşla tanıyabileğimizi sezdirir. Modernitenin acımasız yargıcı olarak filozof, acı karşısında gerçeklikle yüzleşmeyi seçenin istemiyle, ondan köşe bucak kaçarak ötedünyalar arayan kimse arasında ayrımlar yapar. Yaşamı evetlemek, kutlu bir varoluş peşinde olan kişi, acımasızlığıyla acıların üstesinden gelendir. Ondaki güç istenci, kaplanın istemesi, bir kuzeyli tinidir. Kuzeyin acımasız soğuğu ve sertliğiyle biçimlenmiş tanrısı bu yüzden savaşçı bir tanrıdır, Odin’dir. Göklerin üzerindeki masasında geçmişin kahramanlarıyla oturur ve insanın geleceği üzerine kararlar verir.

Adlar ve Yüzleri

Kuzeyin sessiz, ama sessizliği oranında da acımasız çocuklarından biri olan Bergman’ın filmleri, acının kurucu gücünün, bu keskin hakikatin serimlenmesi gibidir. Acı tarafından biçimlenmiş Bergman karakterleri, bir yandan yaşadıkları acıya direnmeye çalışırlarken, bir yandan da sürekli yeni acılar üretirler. Ölüm teması ancak acının sonuçlanması olarak devreye girer; kurtarıcı değildir gerçi, daha çok acının son ve kesin olarak tanınmasının ifadesidir. Yedinci Mühür’ün vebası, onun yarattığı çaresizlik ve yalnızlık, ölümün yüzünden çok daha soğuktur.

Bergman’ın kişileri sessizdirler. Konuştuklarında bile, bu, bir susma ve dinleme biçimi halini alabilir. Yalnızca Çığlıklar ve Fısıltılar gibi görkemli görselliğiyle öne çıkan yapıtları üzerine söylemiyorum bunu; Bir Evlilikten Manzaralar gibi konuşkan filmleri için de söylüyorum. Burada biteviye bir konuşma edimi içindeki karakterler, diyalogla monolog arasında salınıp dururken izleyici birbirinin üzerine yığılan sözcükleri takip edemez hale gelir. Jest ve mimiklerden de öyle çok söz edilemez, tonlamalar kalır belki yalnızca geriye. Birinin yüzünden içine girilebileceğini düşünür Bergman. Yakın planda yüz parçalanır ve renk lekelerine dönüşür. Siyah beyaz etkisiyle bu, Joseph Beuys’un videolarla kaydını tuttuğu sosyal-plastik araştırması gibidir. Bergman sineması için bu tonlamalardan fazlasına ihtiyaç da yoktur zaten. Önemli olan izleyicinin bu karşılaşma sırasında ürettiği kendi benliğiyle çarpışmasıdır. Bu yüzden Bergman sinemasında asıl film, perdeye değil, retinamızla sinir sistemimiz arasına gerili boşluğa yansıtılır.

Bu anlamda Bergman filmleriyle ancak yüz yüze kalınabilir. Teke tek filmlerdir onlar. Koltuğuna mıhlanmış bir biçimde Bergman’ın yeniden biçimlediği dünyayla baş başa kalan kimse, perdeden üstüne üstüne yürüyen kendine maruz kalmaktadır. Burada her bir izleyici, sahnede gerçekleşen ne olursa olsun, kendi yaşamıyla yüzleşmek zorundadır.

Liv Ulmann’ın yüzü kaçınılmaz biçimde sevgilinin yüzüdür. Belirli bir cinsiyetin değil, cinselliğin yüzü... Sevginin, ihanetin, korkunun ve cesaretin yüzüdür. Acının görünür hale geldiği bir ekran olur bu yüz. Orada oturup geçen zamanın bıraktığı tortuları izleriz. Ekranı kapladığında herkes kendi yaşantısındaki karşılığını aramaya koyulur o yüzün. Bu yüzden yan yana oturup aynı perdeye bakan iki kişinin, hatta aynı yaşantıyı paylaşsalar bile, aynı filmi izlediğini söylemek zordur Bergman sinemasında. Karabasan gibi bir yalnızlıktır bu, soluksuz bırakır.

Bu yüce, savunmasız, saf kendiliği görünürlükle kurmuştur Bergman. Bir sanatçının yapıtlarınca yüzü olduğu varsayılabilirse, karmakarışık bir yüzdür Bergman’ınki. Buna karşın, yine de, tek bir yüzdür. Görünürlüğün çerçevesi tarafından belirlenmiş, üzerine pek çok yansıma alan, hep daha derine inmeyi vaat eden, donuk bir yüz. Filmlerinde aynı adların farklı yüzlerle, farklı yaşantılarla karşımıza çıkması böyle de yorumlanabilir. Buradan hareketle Bergman’ın yaşantısı boyunca tek bir filmi çektiğini söylemek de olanaklı hale gelir. Johan, Anna, Karin, Henrik, Marianne, Alma... Hep aynı adlar ve yüzlerden kurulu bir cehennem. Kimliklerin birbirinin içine geçtiği, tam birbirini izler gördüğümüz yerde parçalanıp dağıldığı, sonsuzca birbirlerinden ayrıldığı; elle tutulabilir yegâne hakikatin acı olduğu tek bir filmdir Bergman’ın çekmeye çalıştığı.

Kendi Olma ve Başkalık

Bergmanca kendilik, Erland Josephson’la kurumsallaşmış akıldır. Tümüyle önceden belirlenmiş, akılcılaştırılmış, içgüdülerini yitirmiş insan... Salt aklın yıkımı. Saraband’da, gecenin karanlığında, artık üzerinde durmayan pijamasıyla bir hayalet gibi Marianne’in karşısına dikilen 86 yaşındaki Johan, bunu sergilercesine eski karısının karşısında çırılçıplak soyunur ve aynı şeyi ondan ister. Bir zamanlar kendisinin bir kenara bıraktığı, ama artık onu geri dönülmezcesine terk etmiş olan “beden”e geri dönüştür bu. Yaban Çilekleri’nin doğacak olan çocuğunu istemediğini söyleyen Gunnar Björnstrand’ı olduğunu düşünebiliriz bu karakterin. Doğumundan beri bu varoluşa, onda cisimleşen yaşama istemine karşıdır. Oysa, yıllar sonra, büyük bir kibirle her şeyden üstün tuttuğu aklı, son düşmanını –oğlunu– da yitirmesiyle tamamen iflas edecektir. Sessizlik’in minik Johan’ı büyümüş, yaşlanmış, ölümün eşiğine gelmiş ve hâlâ kendisine kalıt olan “yabancı dilde sözcükleri” sökememiştir.

Max von Sydow sahne aldığında, bu kez, tanrısal boşluğa dönüşür kendilik. Tanrının ölümü, Kış Işığı’nda söylendiği gibi, çarmıhtaki İsa’nın en büyük acısı olarak, bir an için tanrının hiç var olmamış olduğunu fark edilmesi olarak karşımıza çıkar. En yüce değerler adına yaşamın ıskalanmasıdır. Kurdun Saati’in, Ulmann’ın tanıklığında biçimlenen, ortak bir düş görme, şizofrenik takıntılılık halidir. Bakire Bahar’ın kurban arayışıdır.

Bergman’ın sineması tek bir insan yaşantısı üzerinde bir arkeolojiye girişir. Öngörüsü, insanlığa dair bütün hikâyatın bu tek insandan çıkacak olduğudur. Bergman’ın kişileri kameraya konuşurlar. Diyalogları, mektup okumaları, iç konuşmaları, hepsi kameraya doğrudur. Alımlayıcının tekliğine, onun yapayalnız bilincine yöneltilmiş bir konuşmadır bu. Gözlerini üzerinize diker ve çaresizlik içinde anlamanızı beklerler. Sinema perdesiyle izleyicinin karşı karşıya olduğu bu an trajiktir. Karşılıklı iki dünya, anlam arayışı içinde birbirilerinin gözlerinin içine bakmakta, birbirlerinden yardım dilenmektedirler. Bu, tek bir ögeyle sıkışık kadrajda başka hiçbir şeye yer yoktur. Kentli varoluşun baskıcı karakterinden bilerek uzak durur; tek bir odada ya da doğanın izin verdiği kırsalın tenhasında biçimlenir Bergman’ın filmleri. Elinize bir fırça tutuşturur ve perde aracılığıyla size sunduğu bu tarihsel varlığın yüzeyindeki kumları temizleye temizleye onu ortaya çıkarmanızı ister.

Liv Ulmann’ı yaşantısı boyunca takip eden kamera bize bu basit gerçeği iletir. Tüm dünya bu tek yüzün ardında gizlidir. Onun sırlarını ortaya çıkarttığında artık daha çok film çekmesi gerekmediğini bilir yönetmen. Ne ki, zamana karşı girişilen bu cüretkâr mücadelenin sonunda Bergman, arkasında nice yeni giz ören Ulmann’ı ve bizi yalnız bırakarak yaşama veda eder.


Bu anlamda, diğer bütün filmleri gibi, Saraband da bir veda filmidir. Bergman, her yeni filminde yaptığı gibi, tüm yapıtlarının üzerinden bakmakta ve “Eski bir filmdeki aptal bir karakter gibi davranıyorsun.” dedirtmektedir eski kocası için Ulmann’a. Marianne’in eski kocasındaki nefret, baba-oğul ikiliğinden doğan intikam tini, hınç, artık yaşama sığmamaktadır. Bu eksiklik duygusunu kadrajına aldığı karakteri bir yana yaslayarak, sürekli bir boşluk hissini yaratarak güçlendirir Bergman. Marianne’in üstündeki takımın renkleriyle, Johan’ın içine giydiği gömleğin renkleri aynıdır. Birinde dış olan, diğerinde iç olmuştur. Birbirini tamamlayan, ama asla aynı ritimde olamayacak olan iki dünyadır onlar. Birinin gerçek olduğu yerde diğeri kurgudur. Tüm fotoğraflar masaya saçılmıştır ve işte “yaşayan tin” olarak yüzü kamera objektifi olan Ulmann, sinemacının “gözü”, oradadır.

Bu filmdeki boşanma, sadakat ve geçmişin hesabını verme temaları, yine Bergman senaryosuyla, ama bu kez Liv Ulmann’ın yönetmenliğinde çekilen Sadakatsiz filminin temalarıyla da koşutluklar taşır. Sadakatsiz’de Erland Josephson, Bergman’ın kendisini oynamakta ve geçmişinden çıkarıp getirdiği karakterlerle yüzleşerek yeni bir film yazmaktadır. Oyuncuyla yönetmenin kimliklerini değiştirdikleri bu filmde, Bergman’ın senaryoyu yazdığı odada eski bir kamera sessizce tanıklık etmektedir bütün sürece.

Kim bilir, belki de bu sahneden yola çıkarak çözümlememizi daha ileri götürebiliriz. Bergman’ın perdeye bakan gözü ile kameranın arkasındaki gözünün karşılıklılığıdır bizi tedirgin eden. Kadraja girmediği halde, kör alanda varlığını sürekli duyumsatan. Bu anlamda Bergman, yalnızca kendiyle konuşan bir yönetmendir. Kuklaların Yaşamından filminde aynada kendiyle konuşan Walter Schmidinger’in dillendirdiği gibi söylemek gerekir:

“Elimi hissedebiliyor musun?”

“...”

“Onun ben olduğumu hissedebiliyor musun?”

Kişinin kendiyle ilişkisinde bile hep iki kişilik olan hikâyelerdir Bergman’ın çektikleri, dolayısıyla, kaçınılmaz biçimde, üzerine konuşulabilinen yegâne şey “gerçeğin yalnızca yarısıdır.”

(Altyazı, 69, Ocak 2008: 40-42)

Güncel Sanat, Janr Resmi ve Yaşayan Tin

“Güncel sanat” konusundaki kafa karışıklığının ilk nedeni seçilen sözcük grubuyla ima edilen iki farklı içerimin bulunmasıdır. Genellikle biri dile getirilirken diğerinin kast edildiği, uygulamaya/ dolaşıma sokulduğu bu süreçte kırılma noktası, “gündelik olan” olarak güncel ve “yaşayan tin”in sanata yansıması anlamındaki güncel arasındaki ayrımdadır.

Gündelik olan olarak sanattaki güncellik, güne ayak uydurma, onun gereksinimlerine yanıt verme anlamında gelişmiş bir kurgudur. Bu anlamda sınırları kesin olarak çizilmiştir: Gündelik yaşantının konularının sanata dahil olmasıdır. Dinsel, mitolojik, tarihsel vb. konuların dışında gündelik yaşantıda tanık olduğumuz sahneleri içeren, burjuvazinin tarih sahnesiyle çıkışıyla ilişkilendirebileceğimiz, Foucault’nun “sıradan olanın anıtsallaştırılması” ifadesiyle çözümlediği yaklaşım budur. Bu ise, modernite olgusuyla birlikte yüksek rönesans’a, konu özelinde, maniyerist biçeme ve barok sanata kadar izini sürebileceğimiz geleneğin çok da dışına çıkmamaktadır. Hatta bireyin öne çıkartılışının, öznenin kendine dönüşünün tamamlanması anlamında güncelliğin modernitenin en üst noktası olduğu öne sürülebilir. Burada “yeni”den söz edilir. Gelip geçici olanın, buna karşın gündem yaratanın alanıdır gündelik. Flâneur onda belirleyicidir.

Eğer ki “gündelik olan”ın içine nüfuz etme anlamında düşünülecekse, güncel sanatın başlangıcını çok çok gerilere götürmek de gerekebilir. Lascoux ve Altamira’da mağara duvarlarına çizilen ilk imgeler, gündelik yaşantının kendisini fazlasıyla anlatırlar. Yaratıcısının o anki itkilerini avlanma ritüelinin bir parçası olarak yerine getiren bu resimler, yaşantının hizmetinde yaratılmış imgeler olarak tam anlamıyla günceldirler. Üstüne üstlük bir ilk örnek tanımadıkları için gelip geçicilikleri hiçbir koşula bağlı değildir, varoluşları göçebedir. Sıradan yaşantı, anın gündemi, gelip geçici varoluş bu göçebelikte mevcuttur.

Bununla birlikte daha sakin bir kafayla bakıldığında (sanat tanımının bugün kullandığımız içeriminin perspektifinden bakmak anlamında), güncel sanatın trajik doğumunun, tam olarak on yedinci yüzyıldan başlatılması gerekecektir. Janr (genre) resmi gündeliğin başlangıcıdır.

Janr Resmi

Avrupa’da feodalizmin çözülmeye başladığı, İngiltere’de ilk burjuva devrimiyle iktidarın ortaçağı kapatacak biçimde el değiştirdiği, bilimsel devrimlerin gündemi işgal ettiği; Descartes’ın, Spinoza’nın, Leibniz’in, Galilei’nin, Newton’un çağıdır on yedinci yüzyıl. Bunalımlar çağı olarak büyük değişimlerin yaşandığı dönem içinde düşünsel alanda Locke felsefesi ön plandadır. Descartes’ın matematiği dünyaya uyarlayan fizik yorumu, tarih sahnesinde ortaçağdan beri ilk kez soyut/ tasarımsal düşünceyi doğaya uyarlama, doğa için doğaya karşı bir tasarım olarak düşünceyi kullanıma sokmayı gündeme getirir. John Locke bu ilk hareketten esinle teolojinin ve retoriğin yerine, akıl ve deneyi insan düşünüşünün en yüksek ilkesi olarak kabul eder.

Sanat alanında günün çalkantısına göz kırpan sanatçı sayısı azımsanacak ölçüde değildir. Eleştirinin keskin kalemi Cyrano de Bergerac oyunlarında iktidarı hedef alır. Sarayda Racine’in sanatı hüküm sürerken ve saray mobilyacısının oğlu olan Moliere hicveden bir komedi anlayışıyla öne çıkar.

Katolik dünyada, dinsel değerlerin ağırlık kazandığı bir yaklaşımın içinden barok sanat doğar. Ancak kuzeyde, burjuvazinin hareketiyle koşut olarak gelişen bir manzara resmi geleneği oluşur. Trento Konsili’nin aldığı kararlar ve özellikle kitab-ı mukaddes’te yer alan altı kitabın apokrif ilan edilmesiyle katoliklik ile protestanlık arasındaki ayrım derinleşir. İlk bakışta bu ayrım gündelik olan konusunda belirleyici bir önemde görünür. Gerçekten de, Weber’in kapitalizmin kökeni konusunda işaret ettiği gibi, katolik dünyanın ötedünyacı yaşamı karşısında protestan ahlâkı çalışmayı/ işi, dünya üzerinde dindar bir yaşamın gerçekleşme yolu olarak ülküselleştirir. Bu da spiritüel yaklaşımlarla doğalcı yaklaşımlar arasında ilk kırılma noktasını bize verir. Carracci, Carravagio, Zurbaran, Rubens, Rembrant, Valesquez, George de la Tour, Frans Halls, Poussin, Claude Lorrain, Vermeer, bu ayrım üzerinde farklı noktalarda konumlanırlar. Ancak, yine de, bu ressamların çizgilerinin birbirlerinden tümüyle ayrıldığı yerler olduğu gibi iç içe geçmeler bulmak çok kolaydır. Söz konusu sanatçıların farklı dönemlerinde iki uç arasında salınan bir tabakalanma görmek de olasıdır. Hatta Carravagio’nun halktan modellerle ve gündelik yaşamdan çıkartılmış sahnelemelerle oluşturduğu dinsel kompozisyonları düşünürsek bu iç içe geçmenin boyutlarını daha iyi kavrayabiliriz. Bir yanda trajik dinsel konuların coşkulu betimlenimi, öte yanda kendine soluklanacak alanlar açan gündelik yaşam vardır.

Sanatsal anlamda, rönesans’ı da dahil olmak üzere, kendi gelişim çizgisini ayrı bir doğrultuda yaşayan kuzey ülkelerinde, burjuva evlerini süslemeye başlayan küçük boyutlu resimler, gündelik alanın kendini en çok doğal olana/ doğaya dönüşle kurduğunu anlatır. Ev içi resimleri de olsa, doğaya açılan pencerelerle, arka planda uzayıp giden manzaralarla beslenen bu resimlerde orta sınıf yaşantısı ve köylülük işlenen konulardır. Buradaki doğada romantizmin doğasından ayrı bir takım özellikler saptarız. İzleyicinin gündelik yaşamdan ahlâksal bir ders, bir ödev duygusu çıkarsaması beklentisi bu resimlere hakimdir. Nicolas Poussin’in resimlerinde, Arkadya’daydım tablosunda olduğu gibi, doğrudan alegoriler iş başındayken; Vermeer’nin resimlerinde, resmedilen figürün yapmakta olduğu işe eğilişinde, amaçsız oturduğunda bile ayinsel bir hava içinde oluşunda bulabiliriz bunu. Janr anlamında, izleyen yüzyıllarda Hogart’ın eleştirel bakışında, Renoir’nın “oluş”unda, Courbet’nin gerçekçiliğinde gördüğümüz özellikler on yedinci yüzyılda bulunmaz. Güncelliğin bu tarihsel atası fazlasıyla gelenekçi, muhafazakâr ölçüde ahlâkçıdır.

Janr resmine dair bu saptama, günümüzde “güncel sanatçılar”ın politika olarak adlandırdıkları şeye farklı bir bakış geliştirmemizi sağlayabilir. Onun, “güncel gelişmelerin takibi” derken, “politik yön” derken kast ettiği, on yedinci yüzyıl gündeliğinden kalma “ahlâksal bir ders”, yeni ve daha rafine bir “ahlâk yargısı” arayışı olabilir mi?

Yaşayan Tin

Güncellik saptamasıyla ima edilen ikinci yön olarak, yaşayan tinin sanatta yer bulması, kısmen de olsa, modernite projesinin dışında bir çizgi izler. Tarih felsefesinde ve tarih yazımında meydana gelen bir değişikliğin sonucu olarak “yaşayan tin” tarihin sularına yelken açmıştır. Artık ölü ve kabuklaşmış bir tarih anlayışı değil, öznellik üzerinden yaşayanla bağlantı kuran, içinde olduğu deryayı henüz içindeyken, o anda anlamaya çalışan bir yaklaşım hakimdir. Dadaist manifestoların yaşamı sanata eşitlemeye çağıran sözleri, sürrealistlerin paletlerine bilinçaltını eklemeleri, Pollock’un tuval üzerinde bıraktığı izleri, Fluxus’un “oluş”a, Sitüasyonistlerin “durum”a daveti, video sanatının “anındalık”ı yaşayan tini görünür kılma girişimleridir.

Gündelik olan her devirde söz edilebilecek bir genellik durumunun ifadesiyken, yaşayan tinin, yani canlılığın kendisinin bir kategori olarak sanatsal süreçlere dahil edilmesi ancak avangart sanatın çabaları sonucu gerçekleşmiş bir etkinliktir. Böylece Kandinski’nin Cezanne’nın elmalarında gördüğünü söylediği “yaşayan şey” nihayet sokağa dökülmüştür.

Buna karşın avangart sanatın modernist tutumun tümüyle dışında olduğunu söylemek de güçtür. “Özne”nin yüzyıllar süren dünyayı ve dolayısıyla kendini arama sürecinin bir parçasıdır geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısı. Yaşayan tin bile öncelikle yaşayanın kendisini bulgulamaya yönelik akılcı bir etkinliktir. Geç-modernist dönemin postmodernizmde ifadesini bulan kendinden geçişi, boşluğu kabullenişi, özneliğinin kaosa dağılışı onda ancak çekirdek halinde mevcuttur. Avangart sanatta iki yön, modernist proje ve onun geç-modern halefi çatışma halindedir.

Güncel sanatçı, yeni bir şey yaptığı iddiasıyla kendini kabul ettirmeye çalışırken, yukarıda tanımladığımız iki uç arasında medcezir halindedir. Çoğu kez de, avangart eylemlilik halinde olduğu sanısındayken kendini Commedia dell’Arte’de Arlecchino rolünde bulma tehlikesiyle karşı karşıyadır. İki efendinin uşağı olan, kurnaz görünmesine karşın fars komedisinin sürdürücüsü olarak alık alık ortada dolanan, büyük laflar ederek soytarılık eden Arlecchino, söz konusu komedyanın en dikkat çekici tiplerinden biri olur çıkar. Güncel sanatçıların politik duruşlarındaki belirsizlik, söz aldıklarında neden karmakarışık şeyler söyledikleri de böylece açıklığa kavuşturulabilir. İçinde bulunduğu trajik durum, janr resminin anın peşindeyken onu durdurmasına, ister istemez anıtsallaştırmasına benzetilebilir. Geriye elimizde kuru bir nasihat kalma olasılığı güçlüdür.

Gündelik olanla yaşayan tinin birbirinden farklı bu iki varoluşunun kesişim noktası teknik konusuna gösterilen önemdir. İki yaklaşım da ağzını açtığında biçim duygusu konuşmaya başlar. Ama burada söz konusu edilen klasik teknik donanımın dışında tekniğin dönüşümünün donanımıdır. Kimin daha yetkin bir teknik belirlenime sahip olduğu değil, kimin daha yeni bir “buluş”a sahip olduğu önemlidir. Herhangi bir “ürün” olarak sanat nesnesinin raf ömrü böylece “tüketim” esas alınarak belirlenmiş olur.

Türkiye’de bugün tartışılmakta olan “güncel sanat”a baktığımızda, onda belirleyici olanın biçimsel/ biçemsel yaklaşım olduğu dikkat çekecektir. Ne ki, medya kullanımı, malzeme seçimi ya da çeşitli düzeyde ilişkisellikler, herhangi bir özsel dönüşümü öngörmeden, vitrin için üretilmiş birer “göstergemsi” olmanın ötesine geçememektedirler. Tüm avangart duruşlara karşın içinden konuşulan çerçeve büyük sermayenin prestij üretim alanın himayesinde, kültür endüstrisinin üretimi olan alımlama mekanizmasının sınırlarındadır. Bu anlamda piyasaya sürülen olgu çatışmalı bir sürecin habercisidir. Soru şu şekilde özetlenebilir: Güncel sanat kendisini modernist projeden “inançlı” bir şekilde ayrı tutarken, “sanatçısının gücü seyrekleştirilmiş” neo-liberal bir burjuva sanatı için ilk adımlar olarak mı değer kazanacaktır, yoksa janr resminin tuzaklarından sakınarak yaşayan tinin araştırmasına mı dahil olacaktır?

NOT: Bu yazının sonuna gelindiğinde bir dipnot düşülmesi gerekliliği doğmuştur. Yazı boyunca güncel sanatın “varlık koşulları” ve “etkin varoluşu” iki ayrı uç olarak aynı anda ele alınmıştır. Yazıda sözü edilen olgular, bir yandan kavramın neliğine ilişkin “tarihsel” bir görüş ortaya koyacak şekilde sentezlenirken; bir yandan da aynı konuda daha önce kaleme alınanlarla bir bütünlük içinde yinelemeye düşmeden değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bunun sakıncası olarak “güncel sanat” adıyla anılan tüm girişimler tek bir çatı altındaymışçasına aynılaşmış görünmektedir. Oysa aynı bağlam içinde farklı bir duruşa sahip olarak seçilebilecek pek çok örnekten, tarihsel bir izlenim vermesi anlamında, Bedri Baykam’ın 1987 tarihli “Demokrasi Kutusu”yla başlayan üç boyutlu çalışmalarını ve bir sanatçı kolektifi olarak, 2000 yılında, Özge Açıkkol, Güneş Savaş ve Seçil Yersel tarafından kurulan “Oda Projesi”ni burada anmak isterim. Belki, başka bir yazının konusu olarak, bu örnekler, güncel sanat bağlamında karşılaştırılmalı olarak bir değerlendirmeye tabi tutulduklarında çok daha açıklayıcı olabilirler.


(Rh+ Sanart, 47, Ocak 2008: 74-77)

Ayrıca bkz.: Türkiye'de Güncel Sanatçı "Güncel" Mi?


Andre Lhote ve Sanatta Değişmez Değerler

Sanat kavramının yüzyıllar içinde geçirdiği değişimleri anlamak için öncelikle sanat yapıtı algısının değişimine bakmak gerekir. Mağara duvarlarına yapılan resimlerin sanatsal bir güdüyle ortaya konmadığı, en azından bunun özbilince sahip bir etkinlik olmadığı ortadadır. Şaman ayinlerindeki simgelerin de estetik alımlanışından söz etmektense, dinsel/ ritüel içeriğini ve sembolik değerini tartışmak daha anlamlı olacaktır. Antikçağda sanat ustalıkla öylesine iç içe geçmiş, bugün bizim çok farklı olarak gördüğümüz bu iki kavram öylesine birbirlerini belirlemişlerdir ki, sanat adına, etkisi Rönesansa kadar devam edecek bir alaşım ortaya çıkarmıştır. 20. yüzyıl açısından bakıldığında, Ortaçağın üçüncü boyut yanılsamasını reddeden tasvirleri, minyatürler kadar Rönesansın bilimsel yaklaşımı ve perspektivizmi de sanat kavramlaştırmasının çok uzağındadır.

Öyleyse, sanat için değişmez bir takım değerler bulunabileceği fikri nereden doğar? Yunan tragedyasıyla kavramsal sanatı bir arada tutabilecek ortak bir duyumun varlığından söz edilebilir mi?

Kant’ın poetikasında bu, güzel bulunan şeyin kişi tarafından hiçbir çıkar gözetilmeksizin herkesin güzel bulması isteği üzerinden anlamlandırılmıştır. Öyleyse güzellik kişinin nesnelere atfettiği değil, onların doğasında bulunan bir şey olmalıdır. En azından böylesine bir ortak değer üzerinde anlaşılmalıdır ki, görececiliğin başıboşluğuna düşülmesin.

Bu soru kuramcıları uğraştırdığı kadar, belki de yaşamsal önem bakımından onlardan çok daha yakıcı bir biçimde, sanatçıların kafasını meşgul etmiş olmalıdır. Bundan dolayıdır ki, 20. yüzyıl diğer bütün çağlardan çok daha fazla kuram peşinde dolanan sanatçıların, manifesto sanatçılarının çağı olmuştur.

Bu noktada André Lhote, kübizmin kuramcılarından biri ve kuramlarıyla olduğu kadar resimleriyle de bu savaşımı vermiş bir sanatçı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendini “akıma katılmakta kesin kararlı bir tavır sergilememiş”[i] saysa bile, kübizm akımının akademideki ayağını oluşturan bir ressam-kuramcı olarak anılmaktadır.[ii] Lhote, çağdaş Türk resim sanatı açısından da önemli biridir. 1930’lu yıllarda Nurullah Berk, Cemal Tollu, Bedri Rahmi, Hamit Görele, Zeki Faik İzer gibi ressamlarımız onun akademisinde eğitim görmüşlerdir.[iii]

Resmin ve hatta sanatın tanımına giden yolda ilkeler bulma çabası her dönemde her akım içinde belirgin bir şekilde kendini ortaya koymuştur. En iddiasızından, en keskin karşı çıkışlara varanına değin pek çok akımda ve sanatçıda bu yaklaşımı görmek mümkündür. Lhote’un konu üzerine kaleme aldığı makalelerinde de bu izler bulunabilir. N. Hartmann bunu “insan aşırı theorilerden hoşlanıyor; bu onun metafizik ihtiyacı... Dünyanın gerçek birliğinin temelini kaybedenler de bu theorilerdir: kaybetmeleri de gerekiyordu, çünkü aşırı idiler, çünkü dünyanın birliğinde aşırılık yoktur.”[iv] sözleriyle ifade eder. Bunun yanında tanımlama yapmanın tehlikelerini de hesaba katarak girişilmiş her çaba bilimsel anlamda bir ilerlemeye işaret eder. Lhote’un değerler adını verdiği ilkelerine bu anlamda bakmak gerekir.

André Lhote

André Lhote 5 Temmuz 1885’te Bordeaux’da doğar. İlk sergisini ise ailesinin yanından ayrılarak 1910 yılında gerçekleştirir. Çocukluk ve gençlik yıllarını belirleyen bu 25 yılda şekillenen yalnızca Lhote değildir; tüm 20. yüzyıl ve insanlığın elindeki tüm kavramlar bu yıllarla birlikte yerlerinden oynatılmış ve Lhote’un gençlik yılları 19. yüzyılın dünyasından çok farklı yeni bir dünyanın başlangıcı sayılmıştır.

1917 yılında sentetik kübizm akımına katılan Lhote, aynı yıl La Nouvelle Revue Française’de sanat eleştirmeni olarak çalışmaya başlar. 1919’da kaleme aldığı “Kuramların Gerekliliği Konusunda” isimli makalesinde geleneğe sert bir dille sataşır. Bu yazısında, manzara resmi yapan sanatçıyı “otlama yeteneği olan sanatçı” diye nitelerken, bu tarz resmin orta düzeyli kişiler yarattığını söyler.[v]

Lhote’un, sanatının yanında, onun neliğine ilişkin araştırmasını sürdürürken çok da rahat olduğu ileri sürülemez. Aynı dönemde, kuramla uğraşan sanatçılar aşağılanmakta, kendilerine “geviş getiren ressam” sıfatı yakıştırılmaktadır. Lhote, bu sözlere kulaklarını tıkar. Aynı makalesinde kuramı şöyle tanımlar: “Kendi yolunu açan içgüdünün kendisi olabilir ancak, gizemli bir ateşle iç ocakta yanarak kül haline gelen usun topladığı birikim.” İşte bu birikimin buharlaşması sonucu sanatçıda kalan izler kuramın sanat yapıtını biçimlendirme yoludur Lhote’a göre.[vi]

Buna karşın kuram başka bir kuramcıdan ya da ressamdan öğrenilebilecek bir şey de değildir. 1920 yılında kaleme aldığı “Cézanne’ın Öğrettiği” başlıklı makalede bunu “Bir yapı, başka bir yapıyla inşa edilmez”[vii] sözleriyle ifade eder. Ancak sanatçı kendinden önceki birikimi irdeleyerek ondan kendi sanatı için bir sonuç çıkartabilir. Lhote’a için bu, Cézanne resmindeki üçüncü boyutun yerine ikame edilen metaforik boyuttur. Metafor aracılığıyla sanatçı perspektifin sert kurallarından sıyrılır ve sınırsız bir çağrışım alanına sıçrar.[viii]

Bu süreçte Lhote’un plastik ilkeleri oluşmaya başlamıştır. Kuramla uygulaması arasındaki ilişki bu ilkelerin anlaşılması için kritik öneme sahiptir. Çünkü Lhote bilmektedir ki, ileriyi süreceği ilkeler bir reçete değildir, ama modernist bir kurgu olarak sanatın evrensel dilini çözmeyi amaçlar. Bu evrensellik izleği yazılarında sık sık yer bulur. Özellikle de Monet’deki duyumculuğun Cézanne’daki evrenselcilikle birleştirilmesi gerekliliğini önemle belirtir.[ix] Buna karşın, yine de, 1923’te yayımlanan “Çarpıcı Bir Plastik Dile Ulaşma Konusunda” başlıklı makalesinde bu çabanın “saf biçimde sezgisel” olduğunu söyleyecektir.[x]

Çizdiği bu çerçeveyi daha iyi geliştirebilmek amacıyla, Lhote 1922 yılında Paris Montparnasse’de kendi adını taşıyan bir akademi kurar. 1930 yılında da Lhote ilk uluslararası sergisini açar.

1930’lara kadar olan makalelerinde coşkulu bir havanın izlerini görmek mümkündür. Bu yazılarda, keskin ifadelerle geleneğe karşı çıkmak, akademiyle araya konan mesafe ve kübizmin coşkulu savunulmasına tanık olunur. Hatta 1932’de yayımlanan “Manet ve Picasso” başlıklı yazısında Picasso’nun tablolarını çözümlerken “Ressamları yanıltan müzelerdir.” diyecektir.[xi]

Lhote, yazımıza konu olan soruyu ortaya attığı “Plastik Değerlerin Değişmezliği Peşinde” başlıklı makalesinden iki yıl önce, 1946’da kaleme aldığı “Üç Sanatçı Açısından Resim”de daha sonra değerler olarak ortaya koyacağı ilkeleri sunmaya başlar:

“Duyarlılığın özü, öncelikle kompozisyonun mekanik yapısında, daha sonra da çizgisel biçimbozmada, düzeyli bir espri gücü içinde, nihayet rengin serbest uygulama ortamında kendini gösterir. Başka türlü söylemek gerekirse, ressamın duyarlılığı gerçek nesnelerin benzerlerini yansıtmaya karşı bir tavır içinde, kurgusal bir dünyanın arayışı doğrultusunda, dış geçekliğin simgesel anlamını dışlaştırma bağlamında, kendisini aşan bir özelliğe sahiptir.”[xii]

Plastik Değerlerin Değişmezliği Peşinde

1948 yılında sunulan “Plastik Değerlerin Değişmezliği Peşinde” isimli çalışma temelde şu sorular üzerine gitmek için kaleme alınmıştır: “Bir tablonun, iyi yapılmış olup olmadığı nasıl anlaşılır?” “Bu konuda hangi ölçütü benimseyeceğiz?”[xiii]

Bir yanıyla sanat yapıtının özüne, onu sanat yapıtı yapan şeyin neliğine, dolayısıyla sanat felsefesine yönelik olan bu soru, bir yanıyla da sanat eserini çözümlememizi/ incelememizi sağlayacak veriler ortaya koyduğu için sanat tarihi disiplinine yöneliktir. Nitekim bunun farkında olan Lhote, makalesinin başlangıcından itibaren Antikçağdan Kübizme kadar çeşitli dönemler arasında karşılaştırmalara başvurmuş, böylece de yıllar boyunca sanatta değişen şeylerle değişmeyenler arasında ilkeler saptamaya çalışmıştır.

İleri sürülen ilk ölçütler daha çok teknik düzeydedir. “Duruluk”, “fırça vuruşlarındaki gerginlik”, “renklerde bir doymazlık” ve “renk tonlarında ince ilişkiler” gibi ayrıntıların “düzeyli” olmasını bir ölçüt olarak öne sürer sanatçı. Ne ki bu, bütüne ilişin bir saptama değildir ve daha çok malzemeye hakim olma, teknik yeterlilik anlamına gelir. Bu yüzden, sözlerine hemen “tablonun iyi kompoze edilip edilmediği” sorusunu ekler. Müzelerde bunun için bir araştırmayı yapmayı önerdikten sonra şöyle der: “Evreni kavrama, uzun bir süreç içinde, birbirinden farklı yorum biçimlerinin kavranmasıyla mümkündür.”[xiv]

Bu ifadeye daha yakından bakıldığında sanatçı, konuşmasının başlığını oluşturan kavramsal çerçeveye ters düşüyor gibi görünür. Bütüne ilişkin düzen duygusunun çağlar içinde değişebilir olduğunu öne sürmek ama aynı zamanda evrensel nitelikte plastik ilkeler peşinde olduğu söylemek apaçık bir çelişkidir. Dolayısıyla Lhote’un burada aradığının farklı türden bir plastik olduğunu, aradığı şeyin teknik/ biçimsel bir saptamanın ötesine geçtiğini öne sürebiliriz. Çalışmasının devamında Lhote bunu doğrudan tartışmaya açmasa da, verdiği yanıt, daha çok, sözcüklerin arasında, konuya ilişkin yaptığı karşılaştırmalarda gizlidir.


Sanatçı, modern ve eski yapıtları karşılaştırırken zorunlu ve vazgeçilmez değerler dediği ögeleri ilk önce üç gruba ayırır: “1. Desen, anlatımsal im ya da girinti çıkıntıları ve rengi belirtmeden önce çizilen bezeksel elemanlar, 2. Renk, ya da soğuk ve sıcak tonların karşıt konumları, 3. Değer, ya da ışıklı ve gölgeli tonların karşıt konumları.”[xv]


Bunun hemen arkasından, “Üç Sanatçı Açısından Resim” isimli makalesinde, Kübizmin önemli tartışma konularından olan “gerçeklik” sorununa getirir sözü: “Sanatın özünün, gerçeklik dünyası ile piktüral sunum arasında bir yerlerde olduğuna dair görüş ise daha yenidir.” der.[xvi] Böylece, onun plastik değerlerden anladığı kavramsal çerçeveyle karşılaşırız: “Saf plastiğin azizleri için, madde dünyası, tinsel dünya ve plastik dünya eşzamanlıdır. Bu üç dünya aynı anda hiçbir tartışmayı gerektirmeyecek biçimde çakışabilir.”[xvii]

Lhote’un peşinde olduğu ilkeler, aynı yıllarda N. Hartmann’ın felsefe anlayışında anlatmaya çalıştığı, ontolojik bütünlük fikrinde temellenmektedir. Bir inceleme ve bilgi nesnesi olarak parçalara ayırdığımız dünya yeniden bir araya getirilmedikçe sanatçının yaşadığı gerilim açıklanabilir olmayacaktır. Oysa tekniğin tinsel bir girişim olarak değer kazanması ya da, aksi şekilde dile getirirsek, tinselliğin teknik bir belirimi olduğu fikrini ortaya atarsak (Nietzsche’nin bedenin tinselliği olarak anlattığı olguyu düşünelim[xviii]) sanatçının kuramla olan kavgası da nihai bir dengeye kavuşmuş olur.

Lhote’a göre, biçim salt biçim olarak tinsel içeriğin taşıyıcısıdır ve bu anlamda “görünen”le örtüşmek yerine “görünene girmeye” çalışmaktır. Bu anlamda süslemenin, tamamen gerçekçi bir ressam olarak görünen Courbet de bile çok önemli bir yeri olduğunu ve çizginin soyutlamanın başlangıcı (tinselin devreye girmiş olması anlamında) ve başlı başına bir anlatım aracı olduğunu söyler.[xix]

Bu saptamalardan da anlaşılacağı gibi Lhote, değişmeyen plastik ilkeleri tinsel varlığı da içerdiğini düşündüğü teknik ögelerle açıklar. Burada şunun üzerinde özellikle durmak gerekir: Lhote’un değerler diye ortaya koyduğu şeyler, aslında kendisinin de aynı makalenin farklı yerlerinde dile getirdiği gibi, çeşitli “ilke”ler ya da “öge”lerdir. Onları bir “değer” olarak görmek eğilimi, sanatın insanın yüzyıllar boyu yapıp etmelerinin oluşturduğu bir değer alanı olmasından kaynaklansa gerektir. [xx]

Aslında Lhote’un öne sürdüğü savlarla Kandinski’yle hemfikir olduğu söylenebilir.

“Herhangi bir formun anlamsız ya da ‘hiçbir şey’ demiyor oluşu edebi olarak mümkün değildir. Dünyadaki her form bir şey söyler; fakat çoğu zaman mesajı bize ulaşamaz ya da ulaşsa bile tam olarak anlaşılamayabilir.” [xxi]

Yunan tragedyasından çağdaş sanat uygulamalarına sanat yapıtının doğasında değişmez bir takım değerler bulmak olasıdır. Lhote’un plastik ögeler özelinde araştırmasını yaptığı ve her satırında bizim için çok önemli dersler sunan makalelerinde olduğu gibi, bu yolda atılan adımlar her çağda farklılaşmış görünen, mutlak olmayan ama aynı zamanda değişmeyen de bir takım değerler karşımıza çıkartırlar. Olasılıkla ki bu değerler insanı insan yapan değerlerle, aynı zamanda hem doğal hem de kültürel bir canlı olarak insanın varlığıyla ilgilidir.

(Sanatçının Atölyesi, 04, Sonbahar 2007: 105-109)



[i] LHOTE, André. Sanatta Değişmeyen Plastik Değerler, (Çev. Kaya Özsezgin), Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2000: 173.

[ii] ÖZSEZGİN, Kaya. Alıntı: LHOTE, André. a.g.e., s. 8.

[iii] ÖZSEZGİN, Kaya. Alıntı: LHOTE, André. a.g.e., s. 9.

[iv] HARTMANN, N. “Almanya’da Yeni Ontoloji”, (Çev. Uluğ Nutku), Felsefe Arkivi, sayı:16, İstanbul, 1968: 39.

[v] LHOTE, André. a.g.e., s. 34.

[vi] LHOTE, André. a.g.e., s. 39.

[vii] LHOTE, André. a.g.e., s. 47.

[viii] LHOTE, André. a.g.e., s. 62-63.

[ix] LHOTE, André. a.g.e., s. 170.

[x] LHOTE, André. a.g.e., s. 81.

[xi] LHOTE, André. a.g.e., s. 99.

[xii] LHOTE, André. a.g.e., s. 141.

[xiii] LHOTE, André. a.g.e., s. 101-102.

[xiv] LHOTE, André. a.g.e., s. 107.

[xv] LHOTE, André. a.g.e., s. 110.

[xvi] LHOTE, André. a.g.e., s. 141.

[xvii] LHOTE, André. a.g.e., s. 143.

[xviii] NIETZSCHE, Friedrich. Tan Kızıllığı, (Çev. Hüseyin Salihoğlu, Ümit Özdağ), Ankara, İmge Yayınları, 2007. Özellikle bkz. 39 nolu “Saf Tin Önyargısı” (s. 40) ve 31 nolu “Tinden Gurur Duymak” (s. 35). Ek olarak: 48 nolu aforizma (s. 46) ve 122 nolu aforizma (s. 104).

[xix] LHOTE, André. a.g.e., s. 111.

[xx] Değer kavramı ve yanlış ele alınışları üzerine bkz. KUÇURADİ, İoanna. İnsan ve Değerleri, Ankara, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1998.

[xxi] KANDINSKY, Wassily. Sanatta Ruhsallık Üzerine, (Çev. Gülin Ekinci), İstanbul, Altıkırkbeş Yayınları, 2001: 84.

Nietzsche Öldüğünde

Nietzsche öldüğünde kent ağlamadı. Sokaklarda çığlık çığlığa koşanlar da olmadı. Geniş, huzur dolu, kozmetikle parlatılmış yüzleri okşayan bir sessizlik çöktü kentlilerin üzerine. Kuşlar beton ve çelikle bölünmüş yollarına devam ettiler. Rüzgârı sıkışmış ağaçlar yine aynı sıkıntıyla salındı. Bir çocuk bağırtısı duyuldu tizden, ardından onu korkutan umacı. Bir adam parktaki bir ağacın dibindeki toprağı kazıp oraya gömdüğü muskayı çıkardı. Bir kadın, küçük parmağını dalgın dalgın yüzünde gezdirip kâkülünü düzeltti. Bir genç, iskemlesini azıcık geriye çekip konuşandan ayırdı kulağını. Artık kent, dizginsizce kendi adını haykıracağı, özgürce yasaklar koyacağı, talanlar organize edip ırza geçeceği, yalandan gökdelenler dikip malumata gemiler yürüteceği o eski festival günlerine dönebilecekti. Nihayet sözcükler sona ermişti.

Kendi kendini cezalandıran bir beden olarak kent gevşedi.

Bu kendinden geçişi ancak kulaklarımız gördü. Çünkü optik bir yanılsamanın tutsağıydık hep birlikte. Uzaklara hayrandık hep. Düşünsel ufkumuzu ifade eden ancak uzaklardı. Yakın körü olan gözlerimiz ancak yüz yıl öncesini, ancak binlerce kilometre ötesini odaklayabiliyordu zihnimize. Yanımız yöremiz yoktu bizim. Gözleri olmayan bir kral, kulakları olmayan bir besteci, elleri kopmuş dilenciler gibi yapayalnız kalmaya mahkum etmiştik tarihsel bir varlık olan tinimizi.

Oysa her devirde, her yerde, hep orada olan bir iskele ustası vardı bizim de yanıbaşımızda. Düşünde bir bina gören bir iskele ustası. Ömrü boyunca her gece düşünde aynı yeri gören, o yerde bir binanın yoktan tırmanışını izleyen biri. Uyandığında elleri sıva kokan bir deli. Görmediği ama işittiği, dokunmadığı ama en derinden duyduğu bu bina için ömrünü ortaya koymuştu iskele ustası ve ilk bildiği, binanın düşle inşa edilmediğiydi. Betonunun pis, demirinin soğuk olduğuydu. Çamurun adamı çileden çıkardığı. Her santimetrekaresinin bin küfürle karıldığı.

Gecenin yıldızları altında ne öfke ne sevgi, ne savaş ve barış olan bir tutkuyla işe koyuldu iskele ustası. Başladı iskelesini, kaburgası kendinden olanı, başka olanaklara gebe olanı sırtlanacak yapıyı yapmaya. Binayı biçimlerken onunla yaşayacaklar için bir çatkı. Hem bina hem insan olan bir yapı. Sözcüklerin bütün kirini pasını yüklendi heybesine. Her tahtayı tek tek biçimlemek, her çiviyi tam yerine sabitlemek gerekiyordu ki, kendini taşıyabilsin iskele ve vesile olsun içinde üreyene.

İstiklal Caddesi’nde, her gün her gece, yeni bir kentin bu kentin içinden doğacağını dostun düşmanın önünde söyledi iskele ustası; avaz avaz ve sakince. Gücün karşıttan değil, kendinden doğan olduğunu öğretti.

Kent ağlamayacak Cengiz Gündoğdu öldüğünde. Tinlerindeki kamburu taşımaktan aciz olanların sahte gözyaşları, bahçesinde umacılar gezinen nezaketleri duyulacak belli belirsiz ve iskele ustasının yapıtını parça parça etmek olacak ilk işleri.

Yüzünde her zamanki muzip gülümseme olacak onun, sökmenin kâr etmeyeceğini anladıklarında çatkısı insandan yapılan iskeleyi.

“Ölmüşüm bana ne,” der gibi sıkılı olacak dişleri.

(İnsancıl, 210, Ocak 2008: 6)